Normalde yayla tabirinin denizden yüksek düzlük yerler için kullanıldığı düşünülürse, eski dönemlerde Karabağlar’a bu isim Gökova Körfezi’nden daha yüksekte olduğu için verilmiştir.
Karabağlar Yaylası, toplu bir yerleşimden ziyade, devasa bahçeler içindeki eski yazlık Muğla evleriyle o kendine has, sakin ve huzurlu görünümünü asırlardır korumaktadır. Öyle alelade bir yer değildir burası; nice hikayelerin geçtiği, nice insanların hayatını idame ettirdiği kadim bir yurt köşesidir. Beşinci kitabımda tarhananın geleneksel hikayesine değinmiştim ancak Muğla’nın kalbinde, bu sessiz bahçelerin arasında yaşanan o bambaşka hikaye, bugün hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor.
Yıllar önce sayaç okuma personeli olarak Karabağlar’ın o büyük bahçelerini, tozlu yollarını aşındırdığım günleri hatırlıyorum. Bir bağ evinin önünde yediğim o kavunun tadı, toprağın bereketiyle harmanlanmış o gerçek lezzet hâlâ damağımdadır. O günlerde sadece sayaçları değil, Muğla’nın ruhunu da okumuşum meğer. Bizim buraların insanı başkadır, toprağına da geleneğine de canı pahasına sahip çıkar. Bu kültürü en iyi bilen, nesli tükenmekte olan o kıymetli beyefendilerden, Muğla’nın gerçek bilgelerinden biri olan Alaattin Varol Hocamdan dinlediğim bir hikaye var ki; bugün “insanlık nerede?” diyenlere verilecek en güzel cevaptır.
Hikayenin adresi: Hacı Ahmet Kahvesi. Eskiden yaylada bağı bahçesi olanlar, güvenlik için cüzi rakamlarla bekçiler tutarmış. Kış geldiğinde, yaylada in cin top oynarken o kahvenin ocağı sönmezmiş. İçeride eski düzen bir bidon soba kurulur, üzerine kum dökülürmüş. O sıcak kumun üzerinde ise bir tencere tarhana her daim kaynarmış. Neden mi? Kış kıyamette yolu düşenin, dışı üşüyenin içi ısınsın diye o tarhana orada gün boyu kaynarmış. En asil kısmı da şurası: Oraya gelen “Tanrı misafiri”, kimseden izin istemeden tarhanasını içer, içini ısıtır, sonra da yediği tabağı kendi yıkayıp sessizce yoluna devam edermiş. Ne bir minnet beklentisi, ne bir gösteriş…
Eskilerin o yüce gönüllü dayanışma kültürü, işte o bir tas tarhananın buğusunda saklıymış. Tarhana bizim için sadece bir çorba değil; yoklukta yoldaş, kimsesizlerin kimsesidir. Bir yudumuyla içimizi ısıtan, Anadolu’nun hiç ölmeyecek o büyük paylaşma geleneğidir.
Not: Bu yazı, tarihe ve Muğla kültürüne gönül vermiş bilge bir isim olan Alaattin Varol’un anlatımlarından derlenmiştir.











