Lawrence Durrell’ın bir cümlesi var, okuduğumdan beri içimde duruyor: “Büyük bir sevginin göstergesi olan binlerce küçük ayrıntıyı ıskaladım.” Basit gibi duruyor. Ama üstünde durdukça derinleşiyor.
Bir süvari düşünün. Geniş bir ovadan dörtnala geçiyor, gözleri rüzgârla dolu, hızla ilerliyor. Sonra bir tepeye çıkıp durduğunda arkasına bakıyor ve şaşırıyor. Mavi ırmaklar, meyveyle ağırlaşmış dallar, her esintide rengi değişen çiçekler, kuş sürüleri, koyu yeşil ormanlar. Hepsi oradaymış. “Ben bunları az önce nasıl görmedim?” diye soruyor kendine. İçinden geçtim, ama görmedim.
İnsan kendi geçmişine baktığında da böyle şaşırır işte. Aradığı şeyin tam ortasından geçmiş, ama fark etmemiştir.
Sürekli aradığımız bir şeyi, sevgiyi, onca işaret ortadayken nasıl göremeyiz? Bizi körleştiren ne? Hızla koşarken hangi rüzgâr gözlerimize dolar da, tam istediğimiz yerin içinde olduğumuzu görmemizi engeller?
Bence sorun beklentimizde. Hepimiz sevginin kendini büyük bir patlamayla göstermesini bekliyoruz. Dağdan kopan bir çığ gibi, patlayan bir yanardağ gibi, limanları yıkan deli bir deniz gibi. Tek seferde, görkemli, sarsıcı. Oysa içinde bir ömür geçirmek isteyeceğimiz o güzel ovanın, binlerce küçük işaretten oluştuğunu düşünemeyiz. Her biri tek başına önemsiz görünür; meyve ağacı, çiçek tarhı, bir dere. Ve bu küçüklük, ovanın tamamını görmemizi engeller.
Sonra bir gün döner, bir tepeden geriye bakarız. O zaman her şey açıkça görünür. Söylenmiş bir cümle, küçük bir gülümseme, omzumuza şefkatle dokunan bir el, kederli bir bakış, utangaç bir öfke. Zihnimizin değişik yerlerine dağılmış o işaretler birden bir araya gelir ve anlarız: büyük bir sevgiyi ıskalamışız.
Durrell’ın anlattığı bir an var, beni çarpan: birinin, öpmek için gözlüğünü güneş yanığı burnunun üstünden, tıpkı bir kavanozun kapağını kaldırır gibi yukarı itmesi. Minicik bir hareket. Ama içinde, belki başka kimsenin göremeyeceği bir sevgi taşıyan bir hareket. İşte o küçük jestler, öpüldüğümüz anda fark etmediğimiz o sevgi, belleğimize sessizce kaydolur. O an aklımız başka yerdedir; küçük işaretleri değil, büyük altüst oluşları aramaktayızdır. O yüzden değerini bilmeyiz.
Sonra bir gece, kaybedilmiş birinin acısıyla uyanırız. Çığlıkla. Çünkü aradığımız sevgiyi aslında bulmuşuzdur, ama bulduğumuz çoktan geçmişte kalmış, sahibi uzaklara gitmiştir. O zaman Durrell’ın o korkunç sorusunu sorarız kendimize: insan geçmişteki birini sevmeye başlayabilir mi?
Bence cevap şuna bağlı. Eğer o geçmiş hâlâ içimizde soluk alıp veriyorsa, hâlâ kımıldıyorsa, o işaretleri yeniden keşfetmek hâlâ canımızı acıtıyorsa, o kişi henüz “geçmiş” olmamış demektir. Anılardaki işaretleri tek tek toplar, yerli yerine koyar ve karşımıza çıkan o resmi yeniden sevmeye başlarız. Sonra sorarız: neden o zaman göremedim?
Cevap yine Durrell’da: “O kadar bilgiden serseme dönmüş olduğum için onu doğal hâliyle göremezdim.” İşte mesele bu. Sevdiğimiz biri hakkında topladığımız bilgiler. Çoğu zehirli. Onun mazisi, yaptıkları, hakkında duyduklarımız; bütün bunlar, kendimizi sevilmeye layık görmeyen zihnimizin ürettiği kuşkularla birleşince, sülfür dumanı gibi gözlerimizi yakar. Bereketli bir ovadan, etrafımızı göremeden geçeriz. Aradığımız yeri bulduğumuzu anlayamadan.
Burada bir an durmak istiyorum. Çünkü iki tür geçmişimiz var. Biri, küçük işaretleri göremediğimiz için kaybettiğimiz geçmiş. Öteki, görmememiz gerekirken inatla görüp biriktirdiğimiz, kuşkuyla kanserleşmiş yanlış bilgiler. Geçmişe döndüğümüzde hangisi öne çıkacak? Hangisi yeni kuracağımız hayata rengini verecek? İşte asıl soru bu.
Flaubert bir mektubunda şöyle der: “Bizi mahveden şeyin geçmiş zaman olduğunu düşünüyorum.” Peki hangi geçmiş bizi mahvediyor? Küçük işaretleri göremediğimiz geçmiş mi? Yoksa o işaretleri sonradan fark ettiğimizde, acının aslında kendi körlüğümüzden doğduğunu anladığımız geçmiş mi?
Çünkü tuhaf bir gerçek var: bazen sadece gelecek değil, geçmiş de değişir. Tepede atınızı durdurup geriye baktığınızda, içinden geçtiğiniz ova size bambaşka görünür. Dönmek isteyebilirsiniz. Ama dönülür mü, orası belli değil.
En çok ürperten ihtimal şu: ya sevdiğimiz ve bizi sevmediğini sandığımız o insan, aslında bizi umursuyorduysa? Ya biz atımızı fazla hızlı sürdüğümüz için, çevremize bakmadığımız için, tam aradığımız ovanın ortasında olduğumuzu kavrayamadıysak? Ya yanlış bilgiler gözlerimize sert bir rüzgâr gibi dolduğu için kör kaldıysak?
Hepimiz arıyoruz. Ama gözlerimiz büyük patlamaları görmek üzere ayarlanmış. Bir infilaka benzemeyen hiçbir şey ilgimizi çekmiyor. Küçük işaretlere aldırmıyoruz. Binlercesine.
Oysa büyük bir sevgiyi, tam da o ayrıntılar yapıyor. Belki hayatımızda binlercesi var. Şu an bile.
Ve belki de tek sorunumuz, yanlış yere bakıyor olmamız.











