Ankara dediğin şehir, öyle masallardaki süslü püslü başkentlere benzemez gardaş. Burada rüzgar insanın ecdadının donunu alır da yine de “Hava da pek serin ha!” dedirtir. Sabah Kızılay’da işe yetişecen diye koştururken, metro girişinde adamın biri sana öyle bir omuz atar ki, “Gardaş hayırdır, tarlayı mı sürüyoz da yol istemiyon?” diyemeden kendini Ulus Heykeli’nin önünde bulursun.
Şimdi bak, günümüz dünyasında herkes bir “dijital sihirbazlık” tutturmuş gidiyor. Oturduğun yerden köşe olmalar, ekransız para basmalar falan… Bizim mahallenin kahvesinde Haydar amca çıktı, kahveci İdris’e bağırıyor: “İdris efendi, şu akıllı kutuya de bakam bana bi zenginlik versin, yattığımız yerden köşeyi dönelim!” İdris de yapıştırmış cevabı: “Amca, o işleri bilmem de senin bu kafayla bizim çırak dükkandan içeri almaz seni, git iki çuval un indir de zenginliğin bizzat belini kıralım!” Haklı adam, ne diyebilirsin ki? Bizim oralarda “emek vermeden para gelecek” diyenin ya tekeri patlaktır ya da cebindeki son yirmiliği borç yazdırıyordur.
Ankara’nın insanı merttir, yüreklidir ama bir o kadar da “ayıklamayın pirincin taşını” kıvamındadır. Ekmek aslanın ağzında değil gardaş; bildiğin yerel marketin kasasında, o unutturulan hak edişlerin ardında saklanıyor. Arıyon, soruyon; aylar olmuş, gözümüz yollarda kalmış. Finansçılara bakıyon, sanki Kızılay Meydanı’nda deve güreştiriyoz gibi oralı bile almıyorlar. “Hallediyoz abi” diyen dillerine kurban olam, kış geldi bahar geçti, ortada ne alacak var ne nane!
Neyse, canı sıkılanın, hayatın zillesini çalanın kahrını yine bu Ankara ayazı alır. Çıkacan akşam iş çıkışı Kızılay’dan Beşevler’e doğru, ayaklar yorgunluktan penguen yürüyüşüne bağlamış, paytak paytak süzülecen. Ama ne bileyim, hayatın tüm o sillesine rağmen yine de kendi köşende insan kalabilmek, o samimiyeti kaybetmemek en büyük zenginliktir be canlar.
Hadi kalın sağlıcakla, kalemimiz kılıçtan keskin, neşemiz daima daim olsun!













