Oturduğum apartmanın yıllık toplantısı geçen ay sığınağın rutubet kokan odasında yapıldı. Plastik sandalyeler yarım daire şeklinde dizilmiş, masanın üzerinde bir tabak kuru pasta, bir de kimsenin dokunmadığı bir kolonya şişesi duruyordu.
Yönetici defteri açtı, giderleri okudu, asansörün yine bozulduğunu, bahçe duvarının çatladığını, aidatını ödemeyen daireleri isimleriyle değil numaralarıyla sıraladı. Sonra söz alan herkes aynı şeyi söyledi: bu apartman bu yönetim yüzünden bu hale geldi. Bir saat boyunca yöneticiyi dinledik, bir saat boyunca yöneticiyi suçladık. Sıra yeni yönetici seçimine geldiğinde odaya derin bir sessizlik çöktü, herkes telefonuna baktı, biri öksürdü, biri pastadan bir tane aldı. Aday çıkmadı. Aynı adam oybirliğiyle yeniden seçildi. Toplantı dağılırken merdivenlerde yine onu konuşuyorduk.
O akşam eve dönerken bu ülkenin küçük bir maketinden çıktığımı düşündüm.
Yıllardır bu ülkede biri bir şeyleri sorguladığında başına ne geldiğini kendi hayatımdan biliyorum. Önce bir tuhaf bakış gelir, sonra “sen de her şeyi fazla kafana takıyorsun” cümlesi, sonra davetlerin seyrekleşmesi, en sonunda da o tanıdık, kibar, kalın yalnızlık. Kimse size düşman olmaz, sadece yanınızdan hafifçe uzaklaşır, tıpkı yağmurda ıslanmış birinin yanından geçerken paltosunu toplayan biri gibi. Sorgulamak burada bir düşünce biçimi değil, bir tür bulaşıcı hastalık sayılır.
Birkaç yıl önce eski bir arkadaşımın evinde, kalabalık bir akşam yemeğinde, sofradaki herkes o haftanın bir haberini konuşuyor, herkes aynı isimlere öfkeleniyordu. Ben yalnızca bir soru sordum: peki biz bu işin neresindeyiz? Çatallar tabaklarda bir an asılı kaldı, ev sahibi çay koymak için kalktı, konu kendiliğinden futbola döndü. Kimse bana bir şey söylemedi, kimse kapıyı göstermedi. Sadece bir sonraki davet, adım unutularak yapıldı.
İbsen’in “Bir Halk Düşmanı” adlı oyununda Doktor Stockmann, kasabanın geçimini sağlayan kaplıca sularının zehirli olduğunu keşfeder. Bunu herkesin iyiliği için açıklamak ister. Önce gazeteciler onu destekler, sonra belediye başkanı olan kendi ağabeyi karşısına dikilir, sonra kasaba halkı bir toplantıda onu oylayarak halk düşmanı ilan eder, evinin camlarını taşlar. Oyunun asıl acı tarafı başkanın kurnazlığı değildir. Asıl acı olan, zehirli suyu bile bile içmeye razı olan kalabalığın, gerçeği söyleyene duyduğu öfkedir. Stockmann sonunda dünyanın en güçlü insanının en yalnız kalan insan olduğunu söyler. İbsen bunu 1882’de Norveç’te yazdı. Ben her sabah Türkiye’de okuyorum. Bizim de kaplıcalarımız var, suları da zehirli, ama herkes o suya girip çıkıyor ve cildinin ne kadar parladığını anlatıyor.
Şimdi herkes siyasileri gösteriyor. Kahvehanede, taksi koltuğunda, düğün salonunun köşesinde, bayram sofrasının sonunda, parmaklar hep aynı yöne uzanıyor: bak, onlar yüzünden bu hale geldik. Bu cümleyi o kadar çok duydum ki artık bende bir itiraf gibi yankılanıyor. Çünkü “onlar yüzünden” diyen her ses, farkında olmadan bir şey daha söylüyor: ben masumum, ben sadece seyirciydim.
Değildiniz.
Siyasetçi gökten inmez, bir sabah kapımıza bırakılmış bir sepetin içinden çıkmaz. Bizim mahallelerimizde büyür, bizim okullarımızda okur, bizim düğünlerimizde oynar, bizim alkışımızla kürsüye çıkar. Yalanı söylediğinde ona inanan, vaadini tuttuğunda değil tutmadığında da affeden, en kaba cümlesine en çok gülen, hesap sormak yerine hesap soranı hain ilan eden biziz. Sandığın başına her seferinde başka birileri gitmiyor. Siz gidiyorsunuz. Ve sonra, apartman toplantısındaki komşularım gibi, seçtiğiniz adamı merdivenlerde çekiştiriyorsunuz.
Siyasetçiyi suçlamayalım demiyorum, suçlarım, hem de yüksek sesle. Ama listemde ikinci sıraya koyarım. Birinci sıra, rüşveti ayıp değil beceri sayan, torpili hak, haksızlığı kader, cehaleti samimiyet sanan toplumundur. Emniyet şeridinden geçip sonra yolların kötülüğüne sövenler, faturasız alışveriş yapıp sonra devletin kasasının boşluğundan yakınanlar, çocuğunu bir işe yerleştirmek için bir tanıdık arayıp sonra liyakatsizlikten şikâyet edenler, hepsi aynı kalabalığın içinde, çoğu zaman aynı insanın içinde yaşıyor. Siyasetçi bu kalabalığın en yüksek sesle konuşan temsilcisinden başka bir şey değildir. Ama o temsilci bir kez kürsüye çıktı mı, kendisini doğuran kalabalığı yeniden yoğurmaya başlar; hangi davranışın ödüllendirilip hangisinin cezalandırılacağını kurumlar belirler, insanlar da çabucak ödülün olduğu tarafa geçer. Torpil işe yarıyorsa torpil aranır, dürüstlük saflık sayılıyorsa dürüstler susar. Yine de o çarkı ilk kez döndüren el, sandığa uzanan eldir. Bir ülkenin yönetimi, o ülkenin halkının kendine tuttuğu bir aynadır; aynada gördüğü yüzü beğenmeyen halk da, tarih boyunca hep aynı şeyi yapmıştır, aynayı suçlamıştır.
Beni asıl yoran şu: bunu söylediğim anda kimse benimle tartışmıyor. Sadece kırılıyorlar. Bir siyasetçiyi eleştiren yazım elden ele dolaşıyor, aynı kelimelerle topluma döndüğümde ise yorumlarda tek bir soru beliriyor: sen kendini ne sanıyorsun? Siyasetçiye söylenen en ağır söz bile alkış alırken, halka söylenen en hafif söz bir hakaret gibi karşılanıyor. Çünkü siyasetçiyi eleştirmek bir rahatlamadır, toplumu eleştirmek ise insanı kendi evinin karanlığına bakmaya zorlar. O karanlıkta babamız vardır, komşumuz vardır, en çok da kendimiz varız.
Ben o karanlığı göstermeye çalışıyorum. Işık tuttuğum için teşekkür beklemiyorum, biliyorum ki gözü kamaşan ilk önce el fenerini tutana kızar. Stockmann’ın camlarını taşlayan kasabalılar da kötü insanlar değildi, sadece rahatlarının bozulmasından korkan insanlardı. Korku, kötülükten çok daha kalabalık bir ordudur.
Geçen hafta asansör yine bozuldu. Merdivenleri çıkarken üçüncü kattaki komşumla karşılaştım, nefes nefese, “bu yönetim adam olmaz” dedi.
Oysa o yönetimi o seçmişti, ben seçmiştim, hepimiz seçmiştik. Sandık bir aynadır, biz yıllardır aynaya taş atıyoruz.












