Bir masada dört kişi oturuyor. Dördünün de elinde telefon var. Kimse kavga etmiyor. Kimse birbirine küsmüş değil. Hatta biraz önce “Ne yapıyorsun?” diye birbirlerine sormuş bile olabilirler. Ama cevapların çoğu ekranda.
Bir zamanlar insanların birbirine anlatacak hikâyeleri vardı. Şimdi birbirlerine gösterecek ekran görüntüleri var.
Bir fotoğraf çekiliyor, paylaşılmadan önce filtreleniyor. Bir kahve içiliyor, tadından önce fotoğrafı düşünülüyor. Bir yolculuğa çıkılıyor, manzaradan önce hikâye hazırlanıyor.
Ve fark etmeden hayatımızın önemli bir bölümünü yaşamak yerine belgelemeye başladık.
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı, insanın tek başına kalması değil.
Kalabalığın içinde kimseyle gerçekten konuşamaması.
Eskiden bir kafede oturan iki insanın arasında sessizlik olduğunda, o sessizlik bir şey anlatırdı. Şimdi sessizlik olduğunda telefonlar çıkarılıyor.
Beklemek bile unutuldu.
Otobüs gelene kadar bekleyemiyoruz.
Birinin mesajına cevap vermesini bekleyemiyoruz.
Bir kitabın ilk sayfalarında sabredemiyoruz.
Bir filmin ağır ilerlemesine tahammül edemiyoruz.
Çünkü bize sürekli daha hızlısı gösteriliyor.
Bir saniyede başka görüntü.
Bir kaydırmada başka insan.
Bir tıkla başka hayat.
Sonra kendi hayatımız neden bu kadar yavaş diye şaşırıyoruz.
Belki de sorun hayatın yavaşlaması değil.
Bizim hızlanmamız.
Telefonlarımız bize dünyanın tamamını gösterirken, kendi yanımızdaki insanı kaçırıyoruz.
Bir arkadaşımız konuşurken aklımız bildirimde.
Bir aile yemeğinde gözümüz ekranda.
Bir konserde sahneye bakmak yerine sahneyi telefonun kamerasından izliyoruz.
Sonra eve dönüp “Ne güzel bir geceydi.” diyoruz.
Gerçekten miydi?
Yoksa sadece güzel bir kayıt mı aldık?
Bugün insanların birbirine “Nasılsın?” diye sorması yetmiyor.
Çünkü çoğu zaman cevabı dinlemeye vaktimiz yok.
Soruyoruz, cevap geliyor ve daha cevap bitmeden kendi hikâyemizi anlatmaya başlıyoruz.
Belki de modern insanın en büyük problemi iletişimsizlik değil.
Dinlemeyi unutması.
Oysa insan bazen çözüm istemez.
Bazen tavsiye istemez.
Bazen telefonunu masaya bırakıp karşısındaki kişinin gözlerine bakılmasını ister.
Bazen bir kahvenin fotoğrafını çekmeden içmek ister.
Bazen bir yolculuğun hiçbir karesini paylaşmadan eve dönmek ister.
Bazen sadece oturmak ister.
Hiçbir şey yapmadan.
Hiçbir şey üretmeden.
Hiçbir şey paylaşmadan.
Çünkü hayatın her anının bir içeriğe dönüşmesi gerekmiyor.
Bazı anların yalnızca bize ait kalması gerekiyor.
Belki bugün telefonumuzu bir saatliğine kapatsak dünyanın sonu gelmeyecek.
Belki bir mesajı hemen cevaplamasak kimse bizi terk etmeyecek.
Belki bir fotoğraf çekmesek o an hafızamızdan silinmeyecek.
Belki de uzun zamandır unuttuğumuz bir şeyi yeniden hatırlayacağız:
Bir insanın yüzüne bakarak konuşmanın hâlâ bir değeri var.
Çünkü teknoloji bize birbirimize ulaşmanın sonsuz yolunu verdi.
Ama birbirimize gerçekten ulaşmayı öğretmedi.
Şimdi belki kendimize şu soruyu sormalıyız:
Hayatımızı mı yaşıyoruz, yoksa yaşadığımız hayatın ekran görüntüsünü mü alıyoruz?
Cevabı telefonumuzda değil.
Birbirimizin gözlerinde aramamız gerekiyor.












