Bizim Ankara’da “bitpazarı” deyip geçmeyeceksin gardaşım. Ankara’nın İtfaiye Meydanı ya da Ulus’taki o arka sokaklar sadece alışveriş yeri değil, bir nevi psikolojik harp sahasıdır!
Şimdi gardaşım, pazarın içine adımını bir atarsın. Tezgâhın başında dayı oturmuş, çayını yudumluyor. Önünde duran monta şöyle bir bakarsın, adam seni gözünden analiz eder. “La gence bak, tam Ankaralı!” der, başlar malını övmeye: “Bak bebe, bu montu İsviçre’den akraba getirdi, bir kere giydim, o da düğünde! Sıfırı dükkânda beş bin lira, sana üç yüze bırakıyom, maksat ayağın alışsın! “Ulan monta bakıyon, fermuarı yok, cebinden de 2008 yılından kalma otobüs bileti çıkıyor! Sen “Dayı bunun fermuarı patlak la” dersin; dayı hiç bozuntuya vermez: “La ne yapacan fermuarı, Ankara’nın ayazında önünü bağlasan yeter, rüzgâr geçirmesin kâfi!”
Pazarlık desen ayrı bir ilim. Ankaralı adam fiyatı duyunca asla “Çok pahalı” demez. Kafayı hafif geriye atar, gözünü süzerek tek cümle söyler: “La gözünü seveyim, n’aptın sen bebe?” O soru soruldu mu tezgahtar anlar ki karşısındaki acemi değil. Fiyat bir anda yarı yarıya düşer, üstüne bir de çay ısmarlanır. Bir de o tezgâhta ne ararsan bulunması meselesi var. Matkap bakmaya gidersin, elinde nostaljik radyo ve kışlık yün çorapla çıkarsın. “La ben bunu niye aldım?” diye Yüksel Caddesi’ne doğru yürürken bir bakarsın ki eşyanın hepsi işine yarıyor! Lafın özü canlılar; Ankara’nın pazarı adamı kandırmaz, adama hayatı öğretir. Az parayla çok iş yapmayı, esnafla iki kelam edip can dostu olmayı biz bu sokaklarda öğrendik.













