Gardaş, eylül ayı Ankara’da öyle “yapraklar sarardı, hüzün çöktü” diye edebiyat yapacak, balkonda kahve yudumlayacak vakit değildir; eylül demek, poyrazın resmi mesaiye başlaması, kışın da körükle gelmesi demektir!
İstanbul’un rüzgarı insana manzaralı romantizm yaşatır, İzmir’in rüzgarı mis gibi deniz kokusu getirir; ama bizim Ankaralı dediğin adamın yediği o sert poyraz, doğrudan ecdadın kemiklerini sızlatır, insana “Ben bu hatayı niye yaptım” dedirtir. Sabah evden işe gitmek için dışarı adım attığında hava süt liman gibidir, hatta güneş aldanmanı sağlar; dersin ki “Bugün tişörtle idare ederiz, bahar geldi galiba.” Daha Kızılay köprüsünü geçip Ziya Gökalp Caddesi’ne saptığın an, o rüzgar öyle bir çarpar ki, insanın dişleri birbirine bando mızıka çalmaya başlar, kulaklar anında morarır.
Bilim adamları falan boşuna laboratuvarlarda araştırma yapmasın; Ankara ayazının ve poyrazının insan ruhunda ve bedeninde yarattığı psikolojik tahribat net olarak bellidir. İnsan yolda yürürken istem dışı penguen yürüyüşüne bağlar, eller montun cebinde kenetlenir, çene göğse yapışır, adımlar hızlanır ama varılacak yer hep aynı ayazdır. Bizim mahallenin kahvesinde Haydar amca geçen gün sobayı yakarken kürsüden bağırdı: “Ulan, bu poyraz adamı vezir etmez ama rezil eder; adamın aklını başından alır, faturası ödenmemiş kombi gibi dondurur, insanı derviş eyler!” Haklı adam, ne diyebilirsin ki? Sokakta yürürken karşındaki adamın yüz ifadesine bakarsın; herkes ya yere bakar ya da poyrazla boks maçı yapıyormuş gibi kafasını öne eğip süzülür.
Ulus ve Kızılay Esnafının Gözünden “Müşteri” Çeşitleri La!
Hadi ayazdan, poyrazdan sağ salim kurtulduk diyelim; attık kendimizi Ulus Hali’nin, Kızılay sokaklarının dükkanlarına, esnafın o sıcak çay ocağının dibine. Gardaş, bizim esnafın çektiği çile hiçbir romanda, hiçbir senaryoda yazmaz! Dükkana giren müşteri tipleri adeta yaşayan bir antropoloji müzesi gibidir. Bak şimdi, esnafın gözünden o efsane müşteri tiplerini masaya yatıralım la:
- 1. “Sadece Bakıp Çıkıcam” Tipleri (Göz Hırsızları): Adam dükkana girer, içeri şöyle bir şüpheli göz gezdirir. Üstünde marka mont, ayağında tozlu botlar… Eşyaya dokunur, etiketine bakar, esnafa selam bile vermeden “Kolay gelsin, sadece bakıp çıkacaktım” der ve sanki arkasından zabıta koşturuyormuş gibi hızla tüker gider. Kahveci İdris arkasından bakıp der ki: “Ulan o malın etiketine bakıp iç çekmen bizim dükkanın cirosunu düşürüyo, bari bi çay iç de bereketin kalsın, mübarek adam!”
- 2. Pazarlıkta Rekor Kıran Efsane Dayılar (Maliyet Uzmanları): Dükkandaki malın fiyatı zaten piyasanın altındadır, ama bizim dayı illa esnafın ruhunu teslim alana kadar pazarlık yapacak. Adam der ki: “Gardaş bunun gelişi bellidir, ben bunu internette gördüm daha ucuzdu, bana bunu yarı fiyatına ver, üstüne de gönlüm olsun diye çırağa bi simit ısmarla.” Esnaf başını duvarlara vurur, “Ağabey bu fiyata verirsek dükkana kilit vurup mahallece seyyar satıcılığa çıkmamız lazım” der ama dayı ikna olmaz; illa esnafı iflasın eşiğine getirecek ki içindeki o pazarlık zevki tatmin olsun.
- 3. Doğrudan “Bunun Ucuzu Var mı La?” Diyenler: Selam sabah yok, merhabası yok, hal hatır sormak yok. Doğrudan tezgahın önüne dikilip “Bunun çakması, ucuzu, rengi solmuşu var mı la?” diye soran cool delikanlılar. Esnaf da yapıştırır cevabı: “Gardaş çakması da senetle satılıyo, ucuzu da poyrazda dağılıyo, ne alırsan bahtına, buyur beğen!”
E ne yapmalı la şimdi? Oturup ağlayacak mıyız? Yok gardaş, o poyraza, o can sıkıcı zihniyete boyun eğecek halimiz yok ya! Çıkacan akşam iş çıkışı eve doğru, ayaklar zaten yorgunluktan paytak süzülecen; ama o dürüst sokaklar, o mert insanlar ve bu memleketin neşesi baki kalacak!
Hadi kalın sağlıcakla, kalemimiz kılıçtan keskin, neşemiz ve o öz ankara inadımız daima daim olsun!













