Kimse sormaz bunu. Yüzünüze bakıp “kendine yetiyor musun?” diye soran çıkmaz. Ayıp sayılır belki, ya da kimsenin aklına gelmez, ya da herkes kendi cevabını biliyor da sormaya gerek duymuyordur. Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: bu soru sorulmadan da yanıt veriyor insan. Hayatın tam ortasında, hazır olmadığı bir anda, cevap geliyor.
Hastane yatağında geliyor bazen. Telefon çalmıyor, kapı açılmıyor, koridor sesleri uzaktan geliyor, yabancı. O beyaz tavana bakıyorsunuz ve anlıyorsunuz. Kimse gelmiyor. Kimse gelmeyecek. Ve şimdi tek soru bu: bu odada, bu sessizlikte, kendinizle baş başa kalabilecek misiniz?
Bazıları kaldıramıyor o soruyu. Telefona uzanıyor, birini arıyor, bir şeyler konuşuyor, önemli değil ne konuşulduğu, önemli olan sesin gelmesi. Ses gelince nefes alınıyor. Ses kesilince yeniden başlıyor o ağırlık. Bağımlılık bu. Başkasının varlığına olan bağımlılık. Utanılacak bir şey değil, insani bir şey. Ama farkında olmak başka, farkında olmadan yaşamak başka.
Tren vagonunda da geliyor o soru. Bilmediğiniz bir yer’e gidiyorsunuz, yanınızdakiler yabancı, pencereden geçen manzara da yabancı. Sigara dumanı tavan’a doğru kıvrılıyor, siz bakıyorsunuz. Bir anda soyuluyorsunuz. Rolleriniz, unvanlarınız, gündelik hayatın size biçtiği kostümler kalıyor rayların üstünde. Vagon ilerliyor, siz kendinizle kalıyorsunuz. O an. İşte o an sınav başlıyor. Kimse görmüyor bu sınavı. Karşı koltuktaki adam uyuyor, kadın penceresinden bakıyor. Siz içinizde bir şeyle boğuşuyorsunuz, dışarıdan belli olmuyor.
Sabahın dördünde de başlıyor. Perdeler aydınlanıyor hafif hafif, şehir uyanmaya başlıyor ama siz zaten uyanıksınız çünkü uyuyamadınız. Yatakta döndünüz, bir yandan öbür yana. Beyin kapandı mı? Kapanmadı. Düşünceler geldi mi? Geldi, davet edilmeden, sıraya girmeden, birbirinin üstüne yığılarak geldi. O kimsesiz uykusuzlukta insan en çıplak haliyle kalıyor. Makyaj yok, performans yok, “iyiyim” diyecek kimse yok. Sadece siz ve o karanlık ve o soru.
Yetiyor musunuz?
Bu soruyu kendinize sormak bile cesaret ister. Çoğu insan sormaktan kaçıyor. Cevabı bildiği için değil, cevabı duymaktan korktuğu için. Evleniyorlar, bu sınavdan kaçmak için değil tabii, ama bir yan etki olarak. Başkasının varlığı o soruyu öteliyor. Şöhret istiyorlar, güç istiyorlar, kalabalık istiyorlar. Bunların hepsi meşru istekler, hepsinin altında başka şeyler de var. Ama en dipte, en sessiz yerde, aynı şey yatıyor: yalnız kalmaktan korkmak. Kendine yetmeyeceğinden korkmak.
Sistem bunu biliyor. Hiçbir zaman gerçekten yalnız kalmamanız için elinden geleni yapıyor. Ekran dolduruyor boşluğu, gürültü dolduruyor sessizliği, bildirimler dolduruyor anı. Siz hiç fark etmeden uyuşturuluyorsunuz. Uyuşturulmuş insan o soruyla yüzleşmiyor. Yüzleşmeyen insan cevap aramıyor. Cevap aramayan insan daha kolay yönetiliyor, daha kolay tüketiyor, daha kolay bir yere koyuluyor.
Yalnızlık politik bir meseledir aslında. Ama kimse böyle bakmıyor. Ekmek sorunu görünür çünkü somut, ölçülebilir, bir kepçeyle dağıtılabilir. Yalnızlık görünmez. Her evde ayrı ayrı yaşanıyor, her odada farklı bir biçimde, kimse kimseyle paylaşmıyor çünkü paylaşmak zayıflık sayılıyor. Perde çekiliyor önüne. Perde sağlam tutulduğu sürece sorun yok sayılıyor. Ve biz de razı geliyoruz bu sessizliğe. Çünkü alternatifi konuşmak, konuşmak yüzleşmek demek.Bu da işimize gelmiyor.
Sorun var.
Ama sorun kabul edilmeden çözülmüyor. Kabul etmek zayıflık değil, tek gerçekçi başlangıç noktası.Milyonlarca insan bu sınavı şu an veriyor. Biri ıssız bir evde, kırık dökük kanepesinde oturuyor, televizyon açık ama izlemiyor. Biri dağ başında bozuk arabasında bekliyor, kimi beklediğini bilmiyor. Biri pencereden uzak bir denize bakıyor, o denize hiç gidemeyeceğini biliyor. Hepsinin ortasında aynı soru, hepsinin cevabı farklı, hiçbirinin cevabı tam değil.Ve hiçbiri diğerinden habersiz değil aslında. Hepsi biliyor. Sadece konuşmuyorlar.
Çünkü bu sınavın kesin bir cevabı yok. Geçmek ya da kalmak değil mesele. Mesele o soruyla oturmayı öğrenmek. Cevapsızlığa dayanmak. Kendinizle aynı odada, aynı sessizlikte, aynı karanlıkta, kaçmadan durmak.
Bunu başardığınızda bir şey değişiyor içinizde. Ne olduğunu tam tarif edemiyorum. Ama değişiyor. Ve bir gün, tam olarak ne zaman bilmiyorsunuz, o sessizlik dayanılmaz olmaktan çıkıyor. Hâlâ ağır, hâlâ boş, ama artık düşman değil. Tanıdık bir ağırlık. Sizin ağırlığınız.
Belki de sınav bu zaten. Cevap bulmak değil, soruyla kalmayı göze almak.













