La bebe, geçen gün yolumu Ulus Hali’ne düşürdüm. Hani şu her adımda başka bir balıkçının “Canlı bunlar canlı, denizi bıraktım geldim!” diye bağırdığı yer var ya…
La adam öyle bir bağırıyor ki, sanırsın Karadeniz’i komple kepçeyle çekip Ulus’un ortasına dökmüş! Yan yana iki tezgâha baktım; birindeki dayı balığa, “Lüferin hası” diyor; öbür tefrikadaki dayı, “O lüferse, bu mavi balina la bebe!” diye laf atıyor. İki esnafın birbiriyle atışması var ya, vallahi komedi kulüplerine taş çıkartır. Gülmekten tezgâhın kenarına tutunmak zorunda kaldım. Balıkçı dayı da “Ne gülüyorsun la, almayacaksan balıkları ürkütme!” diye bana patladı, iyi mi?
Ulus’tan çıkıp Kızılay’a doğru yollanayım dedim, Sakarya Caddesi’nin oralarda akşam kalabalığı yeni yeni patlıyor. Bir genç bebe elinde simit, arkasında çanta, ışıklarda öyle bir koşuyor ki; sanırsın Olimpiyatlar’da yüz metre finalinde! Yanından geçen teyze arkasından seslendi: “Yavaş koş la evladım, Kızılay kaçmıyor ya!” Bebe durdu, arkasını dönüp “Teyze otobüs kaçıyor, otobüs!” dedi ama o an EGO otobüsü durağa yanaşıp kapıları bir kapattı… Bebe olduğu yerde kaldı, simitten bir ısırık aldı, “Nasip değilmiş la!” deyip yürümeye devam etti. İşte Angara insanının özeti bu la: Aksiyon var, dram var ama en sonunda bir kabulleniş ve bir ısırık simit var!
Bizim bu şehrin insanı bir alemdir vallah. Yüzümüz ayazdan biraz sert bakar, dilimiz “la”lı “bebe”li akar ama içimiz dopdoludur. Kimsenin gıybetinde, dedikodusunda gözümüz yok; ne kanuna dokunuruz ne kurala. Kendi hâlimizde, Kızılay’ın kalabalığında, Ulus’un bağrışında hem yaşarız hem güleriz.













