Kaybettiğimiz ya da kaybetmeye mahkûm olduğumuz alışkanlıklarımızdan biri de mektup yazmak artık. Sevgiliye sayfalar dolusu romantik sözcükler ya da unutulmaz şairlerin seçkin aşk şiirleri yazmanın devri geçti. Cep telefonundan farklı bir dil kullanarak haberleşmek var; kısa yazmak için sesli harfleri “atan” bir dil kullanıyoruz artık. Tıpkı benim de “Slm” diyerek başladığım gibi: “Slm, ne hbr? K.i.b.”
Kısa ve de büyük bir hızla yazılan, üstelik yazılırken de telefonun tuşlarına bakmadan yazılan mesajlar; sevgilinin kokusunu aldığınız, günlerce postacının yolunu gözlediğiniz günleri tarihe gömdü.
Arşivde artık aşk mektupları, bayramdan ya da yılbaşından önce atılan simli kartlar, altmışlık ya da doksanlık olarak ikiye ayrılan kasetler; içini açıp tekrar sarmak için saatlerce uğraştığım, kayıt yapmak için üst kısmındaki boşlukları pamukla doldurduğum, televizyonun yanına koyduğum, hoparlöründe gökkuşağı gibi renkli ışıkları olan kasetçaların içinde ağır ağır dönen kasetler…
Öğretmenlik yaptığım günlerden birinde arka sıralardan gelen müzik sesini duyduğum zaman, “Şu teybi kapatın.” dediğimde, teybin ne olduğuna dair en ufak bir fikri olmayan gençlerin sorgulayan bakışlarına maruz kalmıştım. Onların haklı olduğunu unutmuşum.
Walkman ile yaptığım uzun yolculukları; gecenin sessizliğinde horlayarak uyuyan orta yaşlı, göbekli yolcularla dolu, ayak ve nefes kokusunun karıştığı bir ortamda, hayatımın on sekiz yılını geçirdiğim Güneydoğu kasabasından üniversiteli olmak amacıyla ilk kez Batı’ya “açıldığım” yaklaşık bin kilometrelik uzun yolculuğu hatırladım.
O yolculuk hayatımda bir devrin kapanması demekti benim için. Aslında tüm gençler için de sanırım aynı anlamı taşır. Bağımsızlık demektir üniversite hayatı. Evden uzaklaştıkça türlü hayaller kurarsınız. İlk hedefiniz bir kız ya da erkek arkadaş bulmaktır. Artık kendi ayakları üzerinde duran birey olduğunuzu sandığınız için özgürlüğün ilk koşulu hemen sevgilinizle eve çıkmaktır.
Karşı cinsten arkadaş bulmak hayatınızın birinci öncülüdür. Okulu kaç yılda bitireceğinizin önemi yoktur. Arkadaş bulmak için kantinde tek başınıza saatlerce etrafa baktığınız da olur, derse girip sınıfta gözlerinizle uzun süren aday arayışlarınız da olur.
Çocukluğumu geçirdiğim kasabanın etkisinin ne kadar çok olduğunu ilk kez üniversite hayatımın ilk günlerinde fark etmiştim. Medeni cesaretimin ne kadar az olduğunu, insanlarla diyalog kurmak için çok zamana ihtiyacım olduğunun farkına vardım.
Sınıf arkadaşlarımın arasında çok hızlı kaynaşıp gönül ilişkilerinin başladığının farkına vardığımda ben daha yeni yeni selamlaşma ve hâl hatır sorma aşamalarına gelmiştim. Ama şunu da belirtmeliyim ki en hızlı kurulan ilk üç ilişki de mutlu sona ulaşamadı.
Okul bittiği zaman herkes bahsettiğim altı kişinin nikâh masasına oturacağını sanıyordu ama her üçü de beş yıl süren bu ilişkilerin ayrılıkla noktalanması, ben dâhil birçok arkadaşım için sürpriz olmuştu.
Üniversite yıllarımı lisans ve yüksek lisans yıllarım olarak ikiye ayırmam gerekecek. Yüksek lisans ya da diğer adı ile yalnızlık yıllarım, gündüzleri lisede öğretmenlik yaparak, akşamları ise üniversite kütüphanesinde kitap okumakla geçti.
Lisans dönemi arkadaşlarımın büyük çoğunluğu artık yoktu. Sanki bana büyü yapılmıştı ve bundan sonraki yıllarımı hep üniversite kütüphanesinde geçireceğimi sanmaya başlamıştım. Ne tam olarak öğretmen olduğumun farkındaydım ne de öğrenci.
Gündüz resmî kıyafetimi giyip derslerime girdikten sonra ceketime ve kravatıma veda edip kumaş pantolonun yerine kot pantolonumu giyerek akşam yemeğinden sonra kampüste dolaşmaya başlardım.
Beni çok etkileyen üç kitabı bu dönemde okudum. Üst ranzada güneşin batışını izlerken Jostein Gaarder’in ünlü “Sofie’nin Dünyası”nın sayfalarını büyük bir merakla çeviriyordum. Sanki yeni bir dünyaya adım atmıştım. Artık on altı yaşında girdiğim büyülü, alacalı matematik dünyası yerini çekici ve gizemli felsefe dünyasına bırakmıştı.
“Kimsin?” sorusu ile başlayan bu kitaptan sonra, edebiyat öğretmeni arkadaşlarımın ilköğretim yıllarında okuduğu “Simyacı” sayesinde artık kütüphanede sadece QA bölümüne bakmanın her akşam aynı yemeği yemek ile eşdeğer olduğunu fark ettim.
Bu iki büyüleyici kitaptan sonra bir çocuğun tertemiz yüreğini kusursuz şekilde anlatan “Şeker Portakalı”nın son cümleleri ile hüzünlendim.
Bu üç kitap sayesinde artık edebiyat raflarının önünde gezmeye başlamıştım ve bu rafların en üst sırasının büyük çoğunluğu, bana göre Türk halkının tüm özelliklerini iyi tanıyan, kalemi çok güçlü olan Aziz Nesin kitapları ile doluydu.
Yalnızlığım sayesinde daha çok okumaya başladım. Oda arkadaşlarımın hepsi lisans döneminde olduğundan belki de çok fazla ortak noktam yoktu. Bu nedenle sohbet etmekten çok okumak daha cazipti.
Hayatımda askerlik dönemine kadar bu sistem devam etti. Askerlikle birlikte kitap okuyacak zamanımın olmayacağını sanmıştım. İlk aylar için bu sanı doğruydu ama temel eğitimden sonra gece çalışmak zorunda kaldığımdan uzun kış geceleri yine okuyarak geçmeye başladı.
Kitapların cazip dünyası böylece kapılarını bana açmış oldu. Artık sadece bir eğrinin her noktasındaki eğrilik ve burulmasından başka, insanların ruhuna hitap eden edebiyat ile de ilgilenmenin bir gereklilik olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Bir öğretmen olarak edebiyatın öğrencilerimize yeteri kadar sevdirilmediği kanaatindeyim. Biraz önce sözünü ettiğim kitaplar okuma saatlerinde öğrencilere okutulabilir.
Kendi öğrenciliğimde edebiyat dersinden aklımda kalan sadece “mef’ûlü mefâ’îlü fe’ûlün” üçlüsüdür ve bu kelimelerin ne anlama geldiğini ve ne amaçla kullanıldığını bilmiyorum.
Yalnız ilköğrenimde Türkçe derslerimize giren sevgili hocam Ahmet Şen’i ayrı tutmalıyım. Çünkü edebiyat derslerinde kitap okuma saati uygulaması yapardık. Sınıftan her öğrenci sıra ile okuduğu bir kitabı kısaca tahtada özetlerdi.
Ben de “Kan” isimli bir senaryoyu okuyup özetlemiştim. Kapağındaki resim hâlâ hatırımdadır. Özetledikten sonra hocam, eğitimsizliğin bir sonucu olarak kan davalarının hâlâ ülkemizde bir sorun olduğunu belirtmişti.
Lise yıllarında hepimiz için bir öğretmen olur ki o hep diğerlerinden farklıdır. Onun yeri ayrıdır ve sizde en çok iz bırakandır. İşte benim için o öğretmen İngilizce öğretmenimdi.
Benim çocukluk yıllarımda ilköğretim on iki yaşında biterdi. Ortaöğretimden aklımda kalan onun ilk dersini hiç unutmam. Daha önce İngilizce tek bir kelime dahi duymamış olan bizler için öğretmenin sınıfa girer girmez İngilizce konuşmaya başlamasından etkilenmiştim.
Dersin ortasında üst sınıflardan bir öğrenci sınıfa girmiş ve sınıf defterini idareye teslim etmek üzere istemişti. Öğretmenimiz hemen İngilizce çocuğa adını, sınıfını, hatırını sordu. Karşılıklı konuştular, biz de ağzımız açık dinledik. Sonra Türkçe olarak bir haftaya kadar tamamen İngilizce konuşacağını belirtmişti ve biz de bir haftada nasıl İngilizce öğreneceğiz diye kara kara düşünmeye başlamıştık.
Öğrencilik hayatımda öğretmenler tarafından çok aşırı olmasa da öğrencilere karşı şiddet uygulanıyordu. Ama beni daha çok etkileyen onun bakışları ve bize her zaman öğretmeye çalıştığı “azimli olma” davranışı idi. Bana göre o bize bir dil değil, bir davranış öğretmiştir.
Şimdi akranım olan birçok kişi o dönemin öğretmenleri tarafından en az bir kere sopa ile avuçlarımıza vurulduğunu bilir. Ancak günümüzde sınıflarda dayak tamamen kaldırıldı.
Tüm bunlara rağmen çok çalışmayı aşılamayı, öğrencilerine azimli olmayı anlatan, kendi çocukluğundaki olanaksızlıkları anlatıp sonra bizim imkânlarımızın çokluğundan bahsederek çok çalışmamız gerektiğini söylediği zaman onun ne kadar haklı olduğunu düşünüp anne babamıza layık olmak için gece geç saatlerde kalkıp ödev yaptığım kış geceleri aklımdadır.
Sözlü yapmak için tahtaya çıkan öğrenciye önce kahvaltısını yapıp yapmadığını sorardı. Sonra kaç lira harçlık aldığını sorduktan sonra İngilizce bir cümlenin Türkçe anlamını sorardı.
Yanıtınız yanlış ise, “Senin için annen erken kalkıp kahvaltı hazırlamış, baban cebine harçlığını koymuş; oysa sen onlar için ne yaptın?” deyip suçluluk duygusu hissetmemize sebep olurdu.
Çalışmadığım ya da düşük notlar aldığım zaman bol bol su içip yemek yememeye karar vermiştim. Yemek yemeyi hak etmediğimi düşünmeye başlamıştım.
Lacivert renkli Murat 124 otomobili okulun bahçesinden çıktığı zaman çok rahatladığımı hatırlarım. Kitabı da lacivert kapaklı “Streamline English” adındaki kitaptı. Hiç unutmam, üniversite okuduğum yıllarda aynı kitabı raflarda görünce o yıllara geri dönmüştüm.
Tüm sertliğine ya da sert görünümüne rağmen sevgili hocamın bende ve tüm öğrencilerinde çok büyük hakkı olduğunu ve hayatını öğretmeye adayan bir kişi olduğunu düşünüyorum.
Benim için ortaöğretim yıllarında yaşadığım en önemli his “ait olmama” idi. Ben ve yaklaşık elli öğrenci bir kasabadan sabah erkenden otobüslerle vilayetteki Anadolu lisesine yola çıkardık. Her gün doksan dakikamız yollarda geçerdi. Bu nedenle kendimi ne kasabalı ne de vilayetten görürdüm.
Kasabadan geldiğimiz için diğer öğrencilerin dalga geçtiklerini hatırlarım. Ancak matematik hocam, yolculuk için kaybettiğimiz zamanı da göz önüne alarak bütünlemeye kaldığım sene kanaat notu ile geçmemi sağlamıştı.
Kasabadan gelmenin avantajları da vardı. Bütünlemeye kalmam gerektiği hâlde sözlü notu ile geçtiğim bu ders, iki yıl sonra neredeyse benim için yaşam biçimi olmuştu.
Ders ne olursa olsun arka sıralarda dersi dinlemeden gizlice çarpanlara ayırma soruları çözerdim. Yine vilayetten kasabaya gelene kadar çok kolay sayı problemleri çözerdim. Kolay soruları çözmek benim için büyük bir zevkti.
Arkadaşlarım zamanımı boşa harcadığımı söyleseler de inatçılığımın sonucu olarak bildiğimi okumaya devam ettim. Bazen boş sınıfta kendi kendime ders anlatırdım. İleride öğretmen olacağımı o yıllarda hissetmişim anlaşılan.
Bununla birlikte kendim ile ilgili hâlâ yanıtlamadığım ve zihnimde büyük bir yer tutan bir soru var: Madem matematik benim için bir yaşam tarzı idi, şu anda neden matematik yapmıyorum ve öğretmenliği neden bıraktım? Bu soruların yanıtını şimdilik zamana bıraktım.
Öğretmenlik mesleğinde on yıllık bir tecrübem oldu. İlk yıllarım ilçe merkezlerindeki meslek lisesi ya da eski adıyla zanaat okullarında geçti.
Elbette meslek liselerinin ülkemiz için çok önemli olduğu fikrine katılıyorum ama bir öğretmen olarak meslek lisesinde çalışmanın zorluklarından kısaca söz etmek istiyorum.
Bir meslek lisesi öğrencisi için okuldaki dersler ikiye ayrılır: gerekli olanlar ve gereksiz olanlar. Ne yazık ki benim dersim de onlar için gereksiz dersler kategorisindeydi.
Elbette onlar için haklı gerekçeler vardır. Öğrenci, çıraklık psikolojisine girdiğinden okula gelirken kalem, kitap getirme zorunluluğu hissetmiyor, kredisi yüksek olan meslek derslerine daha çok önem veriyordu.
Özellikle kendi dersimde espri konusu olacak derece zayıflardı. Lise son sınıf öğrencileri dâhil çarpım tablosunu bilmeyenler vardı. Zaten okul müdürünün benden tek isteği de çarpım tablosunu öğretmemdi.
Müfredat konularının tamamını ya da bir kısmını vermenin imkânsızlığını ben de kısa zamanda hissetmeye başladım.
Meslek liseleri ile ilgili olarak bir diğer konu da şiddetti. Öğrencilere karşı uygulanan fiziksel şiddet benim kendi öğrenciliğimde gördüğüm şiddetten bir hayli fazlaydı. Ancak meslek dersleri öğretmenleri de kendi öğrencilikleri döneminde aynı şekilde dayak yediklerini ders aralarında anlatırlardı. Daha çok cezalandırma aracı olan cetvelin yerini kalın tahta sopalar almıştı.
Bununla birlikte ülkemizdeki meslek eğitimine ailelerin de gereken önemi verdiği takdirde eksik olan ara eleman ihtiyacının karşılanacağı aşikârdır.
Öncelikle anne babaların çocuklar üzerinde kurdukları “doktor olacaksın” baskısının kaldırılması için yetişkinlerin de eğitim alması gerekmektedir.
Lise çağındaki her gencin tıp doktoru olmak amacıyla fen bilimlerine yönelmesi, öğrencinin hayatının en önemli kararını alırken ebeveynlerinin yapamadıklarını yapma amacı ile sevmediği bir işle meşgul olan mutsuz bireyler topluluğu oluşmasına sebep olacaktır.
Meslek liselerinde dersimin ikinci sınıf dersler grubunda olması bile fen lisesinde çalıştığım dönemdeki sıkıntılarımdan azdı.
Öncelikle fen lisesi öğrencilerine karşısına çıkan her birey “sen zekisin” yaftasını yapıştırdığından, girdiğim her sınıfta öğrenciler kendilerini geleceğin Newton ya da Einstein adayı olarak görmekteydi.
Birçoğunda derste çözülemeyecek güçlükte sorular sorup öğretmenin sınıftaki “itibarını” düşürme amacı vardı.
Bir İtalyan avukatı olan Pierre de Fermat tarafından çözümsüz olduğu, ancak iki yüz yıl sonra bir Amerikalı tarafından ispatlanan denklemi sorduklarını anımsıyorum. Bu denklemi çözmek için dakikalarca uğraşacağımı sanmışlardı ancak denklemin aşikâr çözümden başka çözümünün olmadığını belirttim.
İtiraf edeyim, yüksek lisans yapmanın tek faydası buydu: öğrenciler karşısında küçük duruma düşmemek.
Kırk beş dakika boyunca gözlerini dört açıp en ufak bir hatanızı bile yakalamak için can kulağı ile sizi dinleyen en az yirmi kişiden oluşan sınıflarda attığınız her adımda dikkatli olmalıydınız.
İtiraf etmeliyim ki dersin başında gelen zor soruları çözmek için harcadığım zaman süresi arttıkça onlar için de arka sıralarda başka derslere çalışma ya da sohbet etme süresi artmaktaydı. Bu nedenle, “Sorularınızı ders aralarında sorun.” deyip konuya geçmeyi uygun buldum. Daha doğrusu bu tavsiye bana müdür yardımcısı tarafından yapılmıştı.
Öğretmenlik mesleğimin son yıllarını geçirdiğim fen lisesi oldukça sıcak bir Güneydoğu şehrinde bulunduğundan, ilk gözlemlerimde her öğrencinin tıpkı formül kitapçığı gibi cep kitabı şeklinde basılmış “Risaleler” isimli kitabı vardı. Özellikle Said-i Nursi hemen hemen tüm öğrencilerin dolabında vardı.
Pansiyonda kalan öğrencilerin odaya halı serip kıble tarafında devamlı kullanıma hazır seccadesi ile odalarda terlikler, seccadeler, gül suyu şişeleri, azizeler çoğunluktaydı.
Odalarda hep aynı isme sahip olan gazetelerin ücretli mi ücretsiz mi alındığını hâlâ merak ederim. Okul şehre yaklaşık on kilometre uzak olduğundan dış dünya ile olan tek bağımız bu gazete idi.
Her sabah kalın motorunun iki heybesi ağzına kadar gazete ile dolu esmer ve şişman adamın yolunu gözlerdim. Gazete okuyabilmek için aynı zamanda aylarca şehir içi çalışan minibüslerin okula kadar geleceği günü de sabırla beklemiştim.
Bisiklete binmek komşularımız için çok komikti. Belki benimki kırmızı ve çocuk bisikleti gibi olduğundan olabilir. Okul lojmanındaki komşularımız aynı okulda çalışan arkadaşlarımızdı.
Meslektaşlarımla ilgili olarak hatırımda kalan en önemli anı, hâkim Mustafa Yücel Özbilgin’in türban kararına istinaden öldürüldüğü gün fizik öğretmeninin “Oh olsun.” dediği gündür. Alınan bu karar ile ölümü çoktan hak ettiğine dair düşüncelerini bizlerle paylaşmıştı.
Okulda birlikte çalıştığım mesai arkadaşlarım eşimle lojmanın merdivenlerinde karşılaştıkları zaman selam verip hâl hatır sorarlardı. Ben de aynı şekilde onların eşlerini merdivenlerde görürsem selam vereceğimi sanıyordum ki bunun hiçbir zaman gerçek olmayacağını anladım.
Ben okul çıkışı daireme çıkmak için merdivenlerden çıkarken kapılar hızla kapanıyor, sohbet eden bayanlar sanki cüzzamlıymışım gibi hızla evlerine giriyorlardı.
Aylarca beklediğimiz şehir içi çalışan minibüslerin şoförleri, ikamet ettiğimiz bu şehirdeki tüm kadınlar gibi uzun pardösü yerine kot pantolon giyen eşimi dakikalarca izlerler, biz de kendimizi turist gibi hissederdik. Oysa benim doğup büyüdüğüm kasaba doksan dakikalık bir yolculukla ulaşılabilecek bir yerdeydi.
Fen lisesi öğretmeni olmak için yaz tatilimi soru çözerek geçirmiştim. Lojmanı uygun olan bu Güneydoğu şehrinde hayatımın en zor iki yılını geçireceğimi bilseydim sanırım bu sınavı kazandığım için çok sevinmezdim.
Benim için bu okulda çalışmaya başlamak bir dönüm noktası oldu diyebilirim. Bu şehirde öğrendiğim en önemli bilgi, yaşadığınız şehir ile dünya görüşünüzün uyuşması gerekir.
Özgürlük konusunda verdiğiniz en küçük tavizler yeni tavizleri getirir ve siz bir an gelip de geriye dönüp baktığınızda artık dönüşü olmayan bir yola girdiğinizin farkına varırsınız.
Garip olan şu ki zamanla ne kadar özgürlük yanlısı da olsanız farkında olmadan siz de baskıcı rejime uyum sağlamaya başlıyorsunuz ve kişisel görüşleriniz sık sık tahrip olmaya ve değişmeye başlıyor.
Her sabah aynı gazeteyi okuyorsunuz, tartıştığınız her kişi aynı görüşlere sahip. Etrafınızdaki tüm insanlar sanki klonlanmış gibi olunca artık sizin de özgünlüğünüz kayboluyor.
Bu sıcak vilayette geçirdiğim zor günler ilerisi için nasihat oldu. Aynı zamanda “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” düşüncesinin ne kadar sakıncalı olduğunu da düşünmeye başladım.
Örneğin siz ülkenin en batısında yaşıyor olabilirsiniz ve sizden kilometrelerce uzakta bireysel özgürlükleri kısıtlanmış, beyinlerine sabit fikirler enjekte edilen insanlar hızla çoğalıyorsa ve siz de bu duruma göz yummakta devam ediyorsanız ben iddia ediyorum ki bir zaman gelecek, sizin kendinizi güvende hissettiğiniz şehriniz de yavaş yavaş aynı kalıba girmeye başlayacak.
Bu aşamadan sonra atacağınız adımların hiçbir anlamı kalmayacak.
Yalnız Sezar’ın hakkı Sezar’a mantığı ile yola çıkarsak, ben bu derece mükemmel bir teşkilatlanma örneğine sadece o yıllarda tanık oldum.
Hepimizin bildiği sıra gecelerinde saz çalıp türkü söylemek yerine kırmızı kapaklı, kalın ciltli Said-i Nursi kitapları açılıyor, bir satır okunduktan sonra farklı meslek gruplarından insanlar bu cümleye çeşitli yorumlar getiriyordu.
“Üstadımız burada şunu demek istemiştir.” şeklinde başlayan cümlelerle fikirler beyan ediliyordu. Kendimi doktora dersinde bir makale üzerinde tartışan bilim insanları topluluğunun içinde gibi hissetmiştim.
Bununla birlikte kırmızı kapaklı kitaplar üzerinde tartışmak yerine neden Allah kelamı hakkında konuşulmuyordu, bunu da anlamıyordum. Sanki Allah kelamının yerini -hâşâ- insan kelamı almıştı.
Uzun gece sohbetleri sadece belirli bir grup için geçerli değildi. Vilayette başka gruplar vardı. Okulumuzda da her öğretmenin dâhil olduğu bir cemaat vardı.
Ben her zaman okulları ülkemizin küçük bir prototipi olarak görürüm. Okul müdürü de başbakanın bir numunesidir. Bizim okul müdürümüz de amcasının ortaöğrenim genel müdürü olmasının etkisiyle gerekli hizmet süresini doldurmadan ve yöneticilik sınavını kazanmadan sıcak bir yaz gününde telefonla aranarak kendisine okul müdürü olduğu beyan edilmiş biriydi.
Odasına ilk girdiğimde sehpanın üstünde gördüğüm bilim dergileri cidden bilim okuluna geldiğime dair bir kanı oluşturmuştu bende. Ancak girişteki Atatürk büstü ne kadar aksesuarı tamamlamak için konmuşsa o dergilerin de gösteriş amaçlı orada olduğunu sonradan anladım.
Bu okulla ilgili beni çok üzen bir anımı da müsaade ederseniz paylaşmak isterim.
TÜBİTAK tarafından ödül almış bir öğrencimiz vardı. Her zaman hayat dolu, gülümsemesi eksik olmayan bir kızdı. Yanlış anımsamıyorsam ben başka bir şehre gittikten iki yıl sonra gazeteden bu neşe dolu kız çocuğunun intihar ettiğini öğrendim. Bu olay beni en çok üzen olaylardan biridir.
Bu intihar olayının hemen üzerinin örtülmesi ise beni üzen başka bir durumdur.
Elbette ki bu okulda benim çalıştığım dönemde de iki öğrenci intihar girişiminde bulundu. Ancak gece üçte acile yetiştirip öğrenciyi son anda kurtardık.
Tüm bu intihar girişimlerine rağmen ne tesadüftür ki okul yönetiminde bir değişiklik olmadı. Ben bu tesadüfü okul müdürünün Ankara’da genel müdür olan amcasına bağlamaktayım. Sizler bu konuda ne düşünürsünüz bilemem.
Yalnız inanmak size kalmış ama ben çocuklarımın kazansalar dahi fen lisesinde okumalarını istemem.
Seviyesi düşük ya da yüksek de olsa her okulda belirli bir düzeyde öğretmen kadrosu genç beyinlere belirli sabit görüşleri deklare etmeye devam ediyor ve bundan sonra da edecekler. Çünkü o kişiler de belirli bir cemaat tarafından okutulup o eğitimi zamanında almışlar.
Çok üzücü ama gerçek olan duruma göre yüce kitabımızın yerini kalın kırmızı kitaplar, Peygamberimizin yerini ise mezarının yeri bilinmeyen “üstad”lar alıyor.
Bu durum bir sınıf içinde öğrenciler arasında gruplaşmaya, öğretmenler arasında ve son olarak halkın içinde belirli grupların oluşmasına sebep oluyor.
Sınavla girilen öğretim kurumları ile ilgili olarak başka bir gözlemimi de aktarmak istiyorum. Bu okullarda maddi geliri yüksek velilerin okul-aile birliği yönetiminde olduğu, gerektiğinde okul yönetimini kontrol altına aldığı da ülkemizin bir gerçeği.
Doğu bölgelerimizde veli bir cemaat lideri ya da toprak ağası ise bu kişinin çocuğunu uyarmanız dahi sizin için hoş olmayan sürprizlerle karşılaşmanıza sebep oluyor.
Batıdaki şehirlerimizde bu durumun devam ettiğini söyleyebiliriz. Maddi durumun yüksek olması yine okulda öğretmen seçimine kadar alınan kararlarda okul-aile birliğinin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor.
Aslında akraba evliliğini de Doğu’ya özgü sanırdım. Ancak sosyal hizmetlerde çalıştığım sıralarda yaptığım tüm ziyaretlerde birçok özürlü çocuğun anne babasının akraba olduğunu öğrenmiştim.
İnsanlarımız bir aile apartmanı dikip merdivenlerini halı ile kaplamak için yakın akraba çocuklarını evlendiriyor ve risk almayı seviyor. Ancak tüm bilgilendirme çalışmalarına rağmen akraba evlilikleri devam ediyor.
Sanırım millet olarak okumayı, araştırmayı, bilgi sahibi olmayı sevmiyoruz ya da kendi doğrularımızın her zaman doğru olduğunu düşünüyoruz.
Yirmi dört Kasım Öğretmenler Günü’nde son dersime girip mesleğimi bıraktığımda ben de kendi doğrularımın mutlak doğru olduğunu düşünmüştüm.
Ama sonuç olarak on yıl boyunca yürüttüğüm eğiticilik görevimde meslektaşlarım devamlı sigara içen, kesinlikle okumayan, araştırmayan, branşı ile ilgili hiçbir yeniliği takip etmeyen kişilerdi. Yüksek lisans yapmamın da meslektaşlarım arasında alay konusu olduğunu hatırlarım.
İlk hedef olarak bu meslekten çıkmak amacıyla akademik kariyere yöneldim. Ancak bu alanda benim ne kadar eksik kaldığım yönler olduysa da matematik bölümüne fizik bölümünü elli beş ortalama notu ile mezun olan kişilerin alındığını görünce aday seçiminde başka hesaplar olduğunu hissettim.
Aslında duygulara gerek yok. Bizzat fizikçi arkadaş bana “torpilli” olduğunu söyledi. Böylece başka bir ülke gerçeği ile daha yüzleşmiş oldum.
Üniversitelerde insanların odalarına kapanıp sadece bilimsel makale okuduklarını sanmayın. Bilindiği gibi dünyadaki üniversiteler sıralamasında ilk beş yüzde hiçbir üniversitemiz yok.
Karşılıklı atışan eski-yeni bölüm başkanları ve yalakaları ile her siyasal iktidarla birlikte değişen “bilim” insanları…
Bilim insanlarının da tıpkı öğretmenler gibi ay sonunu beklemekten başka bir şey yapmadığını fark ettiğimde, lisans öğrenimim süresince çok farklı olduklarını sandığım akademisyenlerin de herhangi bir okulda çalışan herhangi bir branş öğretmeni ile aynı olduğunu düşünmüştüm.
Yeniden lisans öğrenimine farklı bir branşta başlamak ne kadar doğru olur emin değilim. Bu konuyu da zamana bırakmakta fayda var.
Elbette bunun için hiç emek harcamadım diyemem. Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğünde çalıştığım kuruluşlardaki gece nöbetleri kitap okumak ve soru çözmek için en uygun zamanlardı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde sadece sessizlik ve tam konsantrasyon sağlamak için ideal bir ortam…
Bu nöbetler esnasında adeta bir zaman yolculuğuna çıkmış gibi lise yıllarınızda anlayamadığınız herhangi bir kavramı ya da bir soru tipini, yolu yarıladıktan sonra üç çocuk babası olarak yeniden anlamaya çalışmak ve anlamak oldukça farklı bir duygu.
Yine bana çok garip gelen, lise yıllarımda hiç ilgimi çekmeyen bir bilim dalının bu yaşta ilgimi çekiyor olması. Acaba bunun sebebi o yıllarda başımda esen kavak yelleri mi, yoksa doğru zamanda doğru kitabı okumak mı?
Örneğin ben şu aralar Marguerite Duras’tan “Konsolos Yardımcısı”nı okumaktayım.
Bu kitabı ilk okuduğumda çok itici buldum ve ilk fırsatta kütüphaneye iade etme kararı aldım. Ancak iki ya da üç gün sonra çıktığım bir yolculukta yanıma aldığım tek kitap yine aynı kitaptı ve ben çok sıkıcı gelen yolculuğumu geçirmek amacıyla aynı sayfaları tekrar çevirmeye başladım.
Sanki bir büyü yapılmıştı ve ben bu kez “Konsolos Yardımcısı”nı okurken zevk almaya başlamıştım.
Bir kitabı okumak sanırım aynı kişi ile ikinci kez evlilik yapmak gibi.
İlk evliliğinizde eşinizin güzel yanlarını göremediniz, yürütemeyeceğinizi sandınız ve sizi sıkan bir kitaptan nasıl kurtulduysanız o kişiyi hayatınızdan çıkarmak için mahkeme koridorlarında soluğunuzu alıyorsunuz.
Yıllar sonra aynı kişi birden karşınıza çıkıyor. Tıpkı belirli bir zaman geçtikten sonra aynı kitaba yeniden rastladığınızda hissettiğiniz duygu gibi, acaba dersiniz o an kendinize: “Yeniden denesem mi? Belki bu kez her şey çok daha güzel olur.”
Umarım her ikinci okuyuş benim “Konsolos Yardımcısı” gibi zevkli ve ikinci evlilikler de mutluluk ve huzur dolu olur.
Bana göre kitap okumak için en uygun zaman günün ilk saatleridir.
Kuş sesleri ile sabah serinliğinde, benliğinizin en taze olduğu anda, elinizde en sevdiğiniz kitabın sayfalarını çevirdiğinizi hayal edin.
Eminim ki daha önce başlamayı denediğiniz ancak karışık geldiği için yarım bıraktığınız birçok kitap dahi sabahın erken saatlerinde okuduğunuz zaman daha anlaşılır ve daha çekici gelecektir.













