Bizim Ankara’ya o devasa Şehir Hastanelerini yaptılar, eyvallah. Binanın dışına bakıyon sanırsın havalimanı, içeri bir giriyon uzay üssü! Ama o acil servisin kapısından adımını attın mı gardaşım, zaman kavramı baştan yazılır, relativity teorisi orada çöker!
Şimdi gardaşım, hafiften bir şifayı kapmışsın, boğazın şiş, başın zonkluyor. Ufak bir serum yer, iki tahlil verir çıkarım hayaliyle akşamın köründe acile sürünerek gidersin. Triyajdaki görevliye durumunu anlatırsın, eline sarı ya da yeşil bir fiş tutuştururlar. Fişe bakarsın: “Sıra No: 452”. Panodaki numaraya bakarsın: “Yanan: 112”.İşte o an Ankaralının içine o büyük aydınlanma çöker: “La biz buraya tedaviye gelmedik, vatani göreve geldik bebe!”Bekleme salonu desen ayrı bir alem! Her kafadan bir ses çıkar. Yanındaki dayı kolunu bağlamış, sana döner: “Gardaşım sen ne zamandır bekliyon?” Sen “İki saat oldu dayı” dersin. Dayı gözünü süzerek acı acı sırıtır: “Ooo sen daha yenisin bebe! Ben dün akşamüstü geldim, vardiyayı burada devraldım!”Aradan üç saat geçer, doktorun kapısının önündeki numaratör sanki naz eder gibi dakikada bir sayı atlar. O sırada güvenlik görevlisi abimiz koridorda turlar: “Lütfen kapının önünü kapatmayalım la!” Sen de içinden dersin: “Gardaş nereye gidelim, koca hastanede koridorun sonu görünmüyor ki, kayboluruz!”Nihayet o numara yanar, içeri girersin. Doktor abimiz bir bakar, re reçeteyi yazar, serumu bağlatır. O serum damlarken koltukta bir iki saat daha kestirirsin. Hastaneden dışarı bir çıkarsın ki güneş yeniden doğuyor, Ankara ayazı yüzüne “şap” diye vuruyor!Lafın özü canlılar; Ankara’nın Şehir Hastanesi acilinde beklemek insana sabrı, tevekkülü ve en önemlisi yanına yedek şarj aletiyle üç kat hırka almadan dışarı çıkmamayı öğretir. O acil koridorundan sağ salim sabaha karşı evine dönen adama bu dünyada bir daha hiçbir şey koymaz!













