Bir milleti millet yapan nedir? Dil mi, din mi, yoksa ortak bir hafıza mı? Bu soru soyut bir felsefe egzersizi gibi durur ama tarihte öyle anlar vardır ki soru ete kemiğe bürünür, bir halkın kaderine dönüşür.
1923’te Lozan’da Ahali Mübadelesi Sözleşmesi imzalanırken tam da bu oldu. Masa başındaki diplomatlar, Anadolu’nun binlerce yıllık dokusunu iki sütunluk bir matematiğe indirgediler: Müslümanlar ve Ortodokslar. Bu kadar. Osmanlı’nın millet sisteminden miras kalan, insanı yalnızca dini üzerinden tanımlayan o bürokratik refleks, modern ulus-devletin herkesi aynılaştırma arzusuyla birleşince tarihin en az konuşulan trajedilerinden biri doğdu. Ve bu trajedinin en çelişkili, üzerine en az düşünülmüş özneleri Karamanlı Ortodoks Türkleriydi.
Bugün “Hristiyan Türk” deyince aklımıza olsa olsa Moldova ya da Ukrayna taraflarındaki Gagavuzlar gelir. Hatta bazıları, “Türk Hristiyan mı olur?” diyecek kadar önyargılı ve cahil olabilir. Oysa 1924’ten önce, Trabzon’dan Silifke’ye çekilecek bir hattın batısında, sayıları bir milyona yaklaşan, ibadetini Türkçe yapan, günlük hayatta sıradan bir Anadolu Türk’ünden ayırt edilemeyen koca bir Ortodoks topluluk yaşıyordu. Resmî anlatı, bu insanları kestirmeden “Rum” diye etiketler. Ama arşivler bizi bu kolaycı ezberden uyandırıyor. Osmanlı tahrir defterleri onları Rumlardan ayrı bir cemaat olarak “Zımmıyan-ı Karamaniye” adıyla kaydetmiş. Kökenleri, Bizans döneminde, Oğuzlardan çok önce Anadolu’ya yerleştirilmiş Peçenek, Kıpçak ve Kuman boylarına, yani Türkopollara uzanıyor. On altıncı yüzyıl tahrir defterlerindeki Karamanlı köylerinin isim listelerine bakın, gerçek kendini bariz bir şekilde gösteriyor: Yağmur, Aydoğdu, Tanrıvermiş, Karagöz, Melikşah, Bahadır, Dursun, Arslan. Karşımızda Yunanca bilmeyen ama kilisede İncil’i Türkçe okuyan bir halk duruyor.
Bu tuhaf ve özgün yapı, dönemin dikkatli gözlemcilerinin de gözünden kaçmamış. 1553-1555 yılları arasında İstanbul ve Anadolu’yu gezen Alman seyyah Hans Dernschwam, Yedikule ve Tahtakale’de oturan “Karamanos” cemaatini anlatırken Kayseri’nin pastırmacılık ve sucukçuluğunu, Niğde’nin sabunculuğunu payitahta bu insanların taşıdığını not eder. Evliya Çelebi ise Alanya’yı tasvir ederken bu topluluğun bütün sosyolojisini tek cümleye sığdırır: “Rum lisanı bilmezler, Türk lisanı konuşurlar.” Ama iş konuşmakla da kalmamış. Yunan alfabesiyle Türkçe yazmışlar ve literatürde “Karamanlıca” diye bilinen koca bir külliyat üretmişler. 1718’de basılan Gülzar-ı İman-ı Mesihi’den, 1768’de Bükreş’te yayımlanan Tuhfetü’l-İman-ı Mesihi’ye, Antalyalı Serafim’in Kolay İman Nasihati’ne kadar pek çok dinî metin Türkçe kaleme alınmış. Dahası var: Türk edebiyatının ilk romanlarından sayılan, Evangelinos Misailidis’in mizahi şaheseri Temaşa-i Dünya ve Cefakâr u Cefakeş, Arap harfleriyle değil, Karamanlıca basılmıştır. Bu insanlar Türkçe düşünüyor, Türkçe ticaret yapıyor, Türkçe rüya görüyorlardı.
Peki, Türkçe rüya gören bu insanlar neden vatanlarından koparıldı? İşte tam burada, hukuki kalıplarla yaşayan gerçeklik arasındaki uçurum çıkıyor karşımıza. Lozan’daki mübadele ölçütü ne etnik kökendi ne dil; yalnızca dindi. Osmanlı’nın yüzyıllık millet nizamı, Cumhuriyet’in homojenleştirme siyasetine eklemlenince insanın yaşayan kimliği görmezden gelindi. Din ile milliyet aynı şey sayıldı; oysa değildi.
Fakat tarihsel sorumluluğu yalnızca Ankara’nın omuzlarına yüklemek de gerçeği eksik anlatmak olur. Mübadele, Türkiye’nin tek başına tasarlayıp karşı tarafa dayattığı bir proje değildi. Türk-Yunan Savaşı’nın ardından Anadolu’dan Yunanistan’a yönelen büyük nüfus hareketi, Yunanistan’da ağır bir barınma, iaşe ve yerleşim krizi doğurmuştu. Zorunlu nüfus değişimini Milletler Cemiyetinin gündemine taşıyan ilk resmî teklif, 1922 sonbaharında Elefterios Venizelos’tan geldi. Milletler Cemiyeti Mülteciler Yüksek Komiseri Fridtjof Nansen de bu fikri, savaşın ve karşılıklı göçlerin yarattığı fiilî duruma kalıcı bir çözüm olarak tarafların önüne koydu. Ankara hükûmeti ise bu teklifi reddetmedi; kendi güvenlik ve nüfus siyaseti doğrultusunda kabul ederek şartlarını müzakere etti. Dolayısıyla ortaya çıkan felaket, tek bir devletin iradesinden değil; savaşın, milliyetçiliğin, uluslararası baskıların ve iki devletin homojen toplum arzusunun kesişmesinden doğdu.
Ne var ki devletler arasında varılan bu mutabakat, sürülecek insanların rızasına dayanmıyordu. Birkaç istisna dışında yüz binlerce Karamanlı, vatan bildikleri Anadolu’dan trenlere ve gemilere doldurulup ömürlerinde hiç görmedikleri, dilini dahi konuşamadıkları Yunanistan’a gönderildi. İki taraflı bir yabancılaşmanın, trajik bir arafın başlangıcıydı bu.
O istisnaların en dikkat çekicisi Papa Eftim’di. Millî Mücadele yıllarında Ankara hükûmetini destekleyen Eftim, İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin Yunan siyasetiyle kurduğu ilişkiye karşı çıkarak bağımsız bir Türk Ortodoks teşkilatı kurmaya çalıştı. Ama onun kavgası yalnızca kilise idaresi üzerine değildi. Asıl iddiası çok daha derindeydi: Ortodoks olmak, zorunlu olarak Yunan olmak demek değildi. Hatta Mustafa Kemal Atatürk’ün takdirini kazanan ve kendisine “Baba” diye hitap ettiği Papa Eftim, “Ben Türk dostu değilim, doğma büyüme Türk’üm” diyerek Anadolu hareketinin ve Türk ordusunun yanında saf tutmuş, Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin kurucusu olan Papa Eftim (gerçek adıyla Pavlos Karahisarithis, Soyadı Kanunu’ndan sonraki adıyla Zeki Erenerol), 14 Mart 1968 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir.
Vefat ettiğinde 84 yaşında olan Papa Eftim, İstanbul Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı’na defnedilmiştir. Mezartaşında ise Mustafa Kemal Atatürk’ün onun için söylediği “Baba Eftim, bu memlekete bir ordu kadar hizmet etmiştir” sözü yer almaktadır.
Ya gittikleri yerde ne buldular? Amerikan Yardım Heyeti doktorlarından Esther Lovejoy’un anılarında anlattığı manzara yürek burkar: Yunanistan’da “bütün dünyanın reddettiği vatansız insanlar” olarak görüldüler. Yunanca bilmedikleri için aşağılandılar, “Turkospori”, yani Türk tohumu diye hor görüldüler; ıslak çukurlarda ve kamplarda açlıkla boğuştular. Tek cümleyle özetlemek gerekirse: Dinleriyle Türkiye’ye sığamadılar, dilleriyle Yunanistan’a kabul ettiremediler kendilerini.
Ve bu kopuş yalnızca onların yıkımı olmadı; Türkiye de çok şey kaybetti. Celal Bayar’ın altını çizdiği gibi Anadolu, yüzyıllar boyunca dokuduğu en nitelikli zanaatkâr kadrosunu, ticaret burjuvazisinin önemli bir damarını ve belki de en önemlisi, kültürel neşesini yitirdi. Hamdullah Suphi Tanrıöver’in aktardığına göre, Atatürk’ün son günlerindeki en büyük üzüntülerinden biri Hristiyan Türklerin Yunanistan’a gönderilmesiydi. Geç gelmiş bir muhasebe; ama muhasebe.
Tarihin yasası acımasız: Devletlerin masa başında çizdiği kalıplar, insanın yaşayan gerçekliğini hiçbir zaman tam olarak içine sığdıramıyor. Karamanlı Ortodoks Türklerin hikâyesi bir mübadele nostaljisi değil; kimliğin tek boyutlu dogmalara indirgenemeyeceğinin kanıtı.
Bu hazin kopuşu belki de en iyi, mübadele gemisinde vatanına veda eden Karamanlı papaz Neophytos İkonos Efendi’nin Karamanlıca yazdığı ağıt anlatır:
“Türkiye’den kaldırdılar bizleri
Kan ağlıyor hepimizin gözleri
Hiç kimsenin gülmez oldu yüzleri
Bir yatır ki yere sürdüler bizi…
Kilise ve mektepleri terk ettik
Antlaşmayı yapanlara kahrettik
Her birimiz bir tarafa atıldık.”












