Aidiyet, bir kalabalığın içinde kaybolmak değil; kendi benliğini koruyarak o kalabalığın içinde var olabilmektir. Çünkü insan, en çok kendisi kalabildiğinde özgürdür.
İnsan, doğası gereği ait olmak ister. Bir aileye, bir arkadaş grubuna, bir takıma, bir düşünceye ya da bir hayrana dönüştüğü sanatçıya… Aidiyet duygusu, bizi birbirimize bağlayan en temel insani ihtiyaçlardan biridir. Ancak bu ihtiyaç, zaman zaman fark edilmeden kimliğimizin önüne geçebilir.
Bugün özellikle sosyal medya sayesinde insanlar yalnızca bir topluluğun parçası olmuyor; kimi zaman o topluluğun düşüncelerini sorgulamadan benimsemeye başlıyor. Bir sanatçıyı sevmek, bir takımı desteklemek ya da bir görüşe yakın hissetmek elbette doğaldır. Fakat aidiyet, bireyin kendi sesini susturacak noktaya geldiğinde sağlıklı olmaktan çıkar.
Gerçek aidiyet; farklı düşünebilmeyi, gerektiğinde eleştirebilmeyi ve en önemlisi kendi kimliğini koruyabilmeyi gerektirir. Çünkü birey, kalabalığın içinde eriyip gittiğinde artık kendisi olmaktan uzaklaşır.
Özellikle çocuklar ve gençler için bu konu büyük önem taşır. Kendini ailesi içinde değerli hisseden, fikirlerine saygı duyulan ve koşulsuz kabul gören bireyler, dışarıda kendilerini kanıtlamak adına herhangi bir grubun içinde kaybolma ihtiyacı hissetmezler. Sağlam bir aidiyet duygusu önce evde başlar, sonra hayata taşınır.
Unutmamalıyız ki bir topluluğa ait olmak güzeldir; fakat o topluluğun içinde kendin olabilmek çok daha değerlidir. Çünkü insanı güçlü yapan, kalabalığın sesi olmak değil; gerektiğinde kendi sesini duyurabilmesidir.
Kalabalıklar değişebilir, alkışlar bitebilir. Ama insanın karakteri ve benliği, ömür boyu onunla yürür. Bu yüzden en kıymetli aidiyet, önce insanın kendi değerlerine duyduğu bağlılıktır.










