Kendimizden neden bu kadar eminiz? Bir soykırım belgeseli izlerken, bir işkence haberi okurken içimizden hep aynı cümle geçer: Ben asla yapmazdım. Peki bunu nereden biliyoruz? Hangi karanlık odada test ettik kendimizi? İçimizdeki insanı hangi koşullarda tanıdık?
Hiçbirinde. Çünkü çoğumuz hiç sınanmadık.
Kötülüğü hep başkalarının bahçesine dikeriz. Zalimler başka bir hamurdan yoğrulmuştur bizim gözümüzde; sapkındır, hastadır, canavardır. Bu düşünce rahatlatıcıdır. Canavar ben değilsem, güvendeyim demektir. Ama bu güvenlik duygusunun tek dayanağı, henüz test edilmemiş olmamız. Barış zamanında herkes iyi insandır. Bolluk zamanında herkes cömerttir. Kimsenin bizden bir şey istemediği günlerde ahlak sahibi olmak kolaydır. Asıl soru şu: Koşullar değiştiğinde kim olacağız?
Tarih bu soruya hiç hoş cevaplar vermiyor. Yirminci yüzyılın en kanlı sayfalarını yazanlar, çoğunlukla eğitimli, kültürlü, “medeni” insanlardı. Tarihçi Christopher Browning, Sıradan Adamlar kitabında Nazi Almanyası’nın 101. Yedek Polis Taburu’nu inceler. Bu tabur, Polonya’da on binlerce sivilin ölümüne katılmıştı. Peki kimlerdi bu adamlar? Fanatik Naziler mi? İdeoloji sarhoşu gençler mi? Hayır. Orta yaşlı esnaflar, işçiler, memurlar. Hamburg’dan gelen aile babaları. Savaştan önce kimsenin ruhsatsız park cezası bile yemediği türden insanlar. Üstelik komutanları ilk operasyonda açıkça söylemişti: “İçinizden isteyen bu görevi reddedebilir, cezalandırılmayacaksınız.” Kapı açıktı yani. Reddedenlerin sayısı bir avuçtu. Geri kalanlar devam etti. Nefretten değil çoğu zaman; arkadaşlarını yalnız bırakmamak, zayıf görünmemek, sırıtmamak için.
Bu insanlar bizden bütünüyle farklı mıydı? Yoksa sadece bizim henüz karşılaşmadığımız şartlarla mı karşılaştılar?
Bilim de aynı yaraya parmak bastı. 1961’de Yale Üniversitesi’nde psikolog Stanley Milgram, gazete ilanıyla sıradan insanlar topladı: öğretmenler, satıcılar, mühendisler. Saati birkaç dolara, bilime katkı sunacaklardı. Onlara bunun bir “öğrenme deneyi” olduğu söylendi. Katılımcı “öğretmen” rolündeydi; yan odadaki “öğrenci” her yanlış cevapta elektrik şoku alacaktı. Şok düğmeleri 15 volttan 450 volta kadar yükseliyordu; son düğmelerin üstünde “tehlike: şiddetli şok” yazıyordu. Öğrenci aslında bir aktördü, şoklar sahteydi; ama katılımcı bunu bilmiyordu. Voltaj yükseldikçe duvarın ardından önce itirazlar, sonra çığlıklar, sonra kalbinden şikâyet eden bir ses, en sonunda ölüm sessizliği geliyordu. Katılımcı duraksadığında gri önlüklü deney yöneticisi ne bağırıyor ne tehdit ediyordu. Sakin bir sesle aynı cümleleri tekrarlıyordu: “Lütfen devam edin. Deney devam etmenizi gerektiriyor. Sorumluluk bize aittir.”
Deneyden önce psikiyatristlere soruldu: Kaç kişi sonuna kadar gider? Tahmin, binde birdi. Sadece sadistler, dediler.
Sonuç: Katılımcıların yaklaşık üçte ikisi 450 volta kadar gitti.
Ama asıl sarsıcı olan rakam değil. Asıl sarsıcı olan, o düğmeye basanların hiçbirinin kendini zalim sanmaması. Elleri titriyordu, ter içindeydiler, itiraz ediyorlardı; ve basmaya devam ediyorlardı. Çünkü sorumluluk “yukarıdaydı.” Emir verilmişti. Kendileri sadece bir görevi yerine getiriyorlardı. Kötülük, vicdanla el ele yürüyebiliyordu demek ki; yeter ki faturayı kesecek başka bir adres olsun.
Şunu da dürüstçe söyleyeyim: Bu deneyler eleştirildi. Milgram’ın yöntemi etik açıdan sorgulandı; Stanford Hapishane Deneyi gibi benzer çalışmaların kurgusunun sonuçları abarttığı ortaya kondu. Bu araştırmalar insanlığın tamamını açıklayan mutlak yasalar değil. Ama gösterdikleri mekanizma tarihin tanıklığıyla örtüşüyor: İnsan, her zaman kötü olduğu için kötülük yapmaz. Bazen sadece kendisine bir rol verildiği için yapar. Bir üniforma giydirildiği, bir numara verildiği, sorumluluğun başkasına ait olduğuna inandırıldığı, herkesin yaptığını gördüğü için yapar. Üniforma kimliği örter, kalabalık vicdanı böler, emir ise geriye kalanı susturur.
Ve kötülük bir anda gelmez. Kimse bir sabah uyanıp canavar olmaz. Önce küçük bir taviz verilir. Sonra bir tane daha. Her adım bir öncekine benzediği için fark edilmez. Sınır her gün birkaç santim kayar. Bir gün dönüp bakıldığında başlangıç noktası artık görünmüyordur bile. Normalleşme dediğimiz şey, kötülüğün en sadık taşıyıcısıdır.
Şimdi gözümüzü kendi çağımıza çevirelim. Şiddetin sıradanlaştığı her toplumda yalnızca tetiği çekeni suçlamak kolaydır. Ama tablo daha kalabalık. Emri veren var. Uygulayan var. Sessizce izleyen var. “Bana dokunmayan yılan” deyip başını çeviren var. Yapılanı akşam sofrasında “Ama onlar da hak etti.” diye meşrulaştıran var. Bu zincirin her halkası, mekanizmanın çalışmasına bir vida sıkıyor. Ve halkalar arasında sanıldığı kadar mesafe yok; izleyen bir gün alkışlayana, alkışlayan bir gün uygulayana dönüşebiliyor. Milgram’ın deneyindeki o gri önlüklü adamın gücü neydi? Silahı yoktu, tehdidi yoktu. Sadece bir cümlesi vardı: Sorumluluk bize aittir. Toplumlar da böyle çalışıyor. Sorumluluğu alan bir makam bulunduğu sürece, uygulayacak el her zaman bulunuyor.
Ve biz, bu satırları okuyanlar, kendimizi hangi halkada sanıyoruz? Hiçbirinde, değil mi? Biz izleyiciyiz, biz masumuz. Ama Milgram’ın deneklerine de deney öncesinde sorulsaydı, hepsi aynı şeyi söylerdi.
Ben asla yapmazdım.
Kendimizi iyi sanmamızın tek nedeni, kötülüğün henüz bizden bir şey istememiş olması olabilir.













