Kıskançlık… Hepimizin hayatının bir yerinde karşılaştığı, bazen kabul etmek istemediğimiz bir duygu.
Bir başkasının başarısını gördüğümüzde içimizden yükselen küçük bir huzursuzluk, sevdiğimiz bir insanı paylaşmak istemediğimizde hissettiğimiz sıkıntı ya da “Neden onun var da benim yok?” diye düşündüğümüz anlar…
Aslında kıskançlık çoğu zaman karşımızdaki insandan çok, kendimizle olan ilişkimiz hakkında konuşur.
Kendimizi yetersiz hissettiğimizde başkasının güzelliği gözümüze daha fazla batar. Kendimize güvenmediğimizde başkasının başarısı bizi rahatsız eder. Sevilmediğimizi düşündüğümüzde ise sevdiğimiz insanın başkasına gösterdiği en küçük ilgiyi bile tehdit olarak algılayabiliriz.
Oysa herkesin hayatının zamanı farklıdır.
Bir çiçek, başka bir çiçekten daha güzel açmak zorunda değildir. Birinin baharı erken gelirken diğerinin baharı biraz daha geç gelebilir. Önemli olan, kendi toprağımızda nasıl büyüdüğümüzdür.
Kıskançlık bazen bize şunu da öğretir: “Ben aslında neyi istiyorum?”
Birinin başarısını kıskanıyorsak belki de bizim de gerçekleştirmek istediğimiz bir hayal vardır. Birinin sevgisini kıskanıyorsak belki de kendi içimizde daha fazla sevgiye ve güvene ihtiyaç duyuyoruzdur.
Bu yüzden kıskançlığı bastırmak yerine anlamaya çalışabiliriz.
“Onu neden kıskandım?”
“Bende hangi duyguyu uyandırdı?”
“Ben aslında neye ihtiyaç duyuyorum?”
Bu soruların cevapları bazen bizi başkasına değil, kendimize yaklaştırır.
Çünkü kıskançlığın panzehiri, başkasının ışığını söndürmek değil; kendi ışığımızı fark etmektir.
Unutmayalım: Başkasının güzelliği bizim güzelliğimizi azaltmaz. Başkasının başarısı bizim başarısızlığımız değildir. Başkasının sevilmesi, bizim daha az sevileceğimiz anlamına gelmez.
Herkesin hayatında kendine ait bir yer, kendine ait bir hikâye ve kendine ait bir zaman vardır.
Belki de büyümek, başkasının çiçek açmasını kıskanmak yerine onun çiçeğine bakıp:
“Benim çiçeğim de zamanı geldiğinde açacak.” diyebilmektir.












