Geçen gün bizim gazetenin kurye bebelerinden biri yanıma geldi, “Abi hep caddeleri yazıyorsun, biraz da bizim sanayinin anahtar takımlarını, Keçiören’in dik yokuşlarını yaz” dedi. Dedim ulan doğru söyler, bu haftaki köşeyi gres yağı kokusuyla dağ rüzgarının kesiştiği yere kıralım!
İlk durak Ostim ve İvedik Sanayi. La buralara adımını attın mı her dükkandan bir demir sesi, bir kaynak kıvılcımı yükseliyor. Bir tamirhanenin önüne yanaştım, usta arabanın altına yatmış, elinde 19-22 anahtar, içeriden bağırıyor: “Çırak! Getir şu çekiçi, bu cıvata buraya ya girecek ya girecek!” Dedim “Usta n’apıyon, arabanın şasesi bağırıyor!” Usta altından kafayı çıkardı, yüzü gözü yağ içinde: “Evlat, Ostim’de ‘olmaz’ diye bir şey yoktur, çekiç boyutu vardır!” demez mi! La adam mühendisliği çekiçle yeniden yazıyor, saygıyla ceketimi ilikledim.
Sanayiden çıkıp Keçiören’e doğru yollandım. La Keçiören’e girdin mi o meşhur yapay şelalenin önünden geçmemek imkansız! Şelalenin karşısına geçmiş bir amca, elinde bastonu, suyun akışını seyrediyor. Yanına yanaştım, “Dayı nasıl, serinletiyor mu?” dedim. Dayı bana baktı, “Ne serinletmesi la bebe, şelale yapay, rüzgar çakma, bir tek bizim emekli maaşı gerçek ama o da eriyip gidiyor!” dedi. Amcanın felsefesi karşısında şelalenin suları bile bir an duraksadı sanki!
Oradan tırmandık Bağlum’a… La Bağlum’a çıktın mı hava bir anda değişiyor! Aşağıda millet sıcaktan pişerken, Bağlum’da öyle bir rüzgar esiyor ki, adamın cebindeki mendili söküp alacak! Yolun kenarında yürüyen bir genç bebe gördüm, montun fermuarını boğazına kadar çekmiş. “La bebe bu mevsimde bu mont ne?” dedim. Bebe durdu, “Abi burası Bağlum, burada yaz ayı sadece salı günleri öğleden sonra iki saat sürer, gerisi hep ayaz!” dedi.
Anlayacağın sayın okuyucu; Ostim’in çekiçle mucize yaratan ustaları, Keçiören’in şelale başında felsefe yapan amcaları ve Bağlum’un temmuzda mont giydiren ayazı olmasa bu Ankara’nın tadı tuzu kalır mı la?
Haftaya başka bir semtin tozunu attırana kadar; somununuz sıkı, rüzgarınız arkadan olsun!











