Bir kafede otururken masanıza doğru koşarak yaklaşan, gözlerinde hiçbir ahlaki kuralın izi olmayan ve elindeki ıslak mendili sıcak çay bardağınızın içine boca etmek üzere olan dört yaşında bir canlı gördüğünüzde ne yaparsınız?
Normal bir medeniyette o an ilkel bir savunma refleksi gelişir, o el havada tutulur ve bir yetişkin ortamı toparlar. Fakat son on beş yıldır bambaşka bir paralel evrendeyiz. Masanın diğer ucunda, keten gömlekli iki kişi ellerinde filtre kahveleriyle bu manzarayı huşu içinde izliyor ve size hafifçe gülümseyip fısıldıyor: “Poyraz şu an sınırlarını keşfediyor, lütfen müdahale etmeyelim, özgüveni zedelenmesin.”
Bak… Poyraz sınırlarını keşfetmiyor. Poyraz şu an benim altı yüz elli liralık porselen demliğime biyolojik sabotaj düzenliyor ve ben bu pedagojik deneyin kobayı olmak için o kafeye gitmedim. Ama bunu yüksek sesle söyleyemezsin. Çünkü bunu söylediğin an, medeni dünyanın en gerici, en çocuk düşmanı, en gelişim karşıtı insanı sen oluyorsun. Çocuğa “Oğlum dur, abinin çayına,kahvesine dokunma” demek artık doğal bir ebeveynlik refleksi değil; çocuğun gelecekteki olası CEO’luk kariyerine indirilmiş ağır bir balyoz gibi muamele görüyor.
Bu çılgınlık tam olarak nerede başladı tespit edemiyoruz ama muhtemelen bir çocuğun iPad ekranını parmağıyla ilk kaydırdığı gün ortaya çıktı. Anne ve baba o an birbirine baktı, gözlerinde ilahi bir ışık parladı ve dediler ki: “Bu çocuk dahi. İki yaşında ve ekrandaki domatesi sağa kaydırdı. Kesinlikle üstün potansiyelli.”
Kimse kusura bakmasın ama Kaliforniya’daki yazılımcılar o işletim sistemini zaten zeka seviyesi fark etmeksizin herkes tek hamlede kullanabilsin diye tasarladı. O ekranı bir kediye ya da güvercine de uzatsan patisiyle,gagasıyla kaydırır. Çocuğun kuantum fiziğini çözmedi, sadece mavi ışık saçan cam parçasına dokundu. Sen Nikola Tesla doğurmadın; sadece canı sıkılınca yerdeki halı püskülünü çiğneyen, biyolojik olarak son derece standart bir insan yavrusu dünyaya getirdin.
Fakat gel de bunu ebeveynlere anlat. Bir restorana gidiyorsun, arkandaki masada ufaklık metal çatalı masaya aralıksız yetmiş iki dakika boyunca vuruyor. “Tak, tak, tak, tak…” Ses artık beyninin arka lobunda balyoz gibi yankılanıyor. Anneye bakıyorsun, “Ritim duygusu çok gelişmiş, akustik mekan algısı oluşuyor” edasıyla çocuğa hayran hayran bakıyor. Hayır ablacım, o çocukta ritim duygusu falan yok; o çocuk sadece o an etrafı terörize etmekten ilkel bir zevk alıyor. Biz orada iki lokma yemek yiyip günün yorgunluğunu atmaya çalışırken, küçük bir diktatörün monarşik rejiminde rehin kalmış gibi bekliyoruz. Çocuğa dönüp hafifçe kaşını çatsan, anne hemen araya girip “Lütfen travmatize etmeyelim, içindeki öfkeyi dışa vuruyor” diyecek. İyi de onun içindeki öfke dışa vurulurken benim içimdeki bütün yaşam enerjisi çekiliyor, o masadaki diğer yirmi kişinin ruh sağlığı ne olacak?
Özgüven dediğimiz kavram ne ara toplumun geri kalanının sinir sistemini kemirme ruhsatına dönüştü? Bir çocuğa “Başkalarının oturduğu masanın altına girip ayakkabılarını çözemezsin” demek o çocuğu ezik yapmaz. Onu sadece ileride insanların arkasından “Ya bu adam da ne tuhaf biri” demeyeceği, medeni bir birey yapar.
Bizim çocukluğumuzda “başkalarını rahatsız etmemek” diye görünmez ama çok sağlam bir anayasa maddesi vardı. Otobüste sesini biraz yükseltsen annen sana öyle bir bakış atardı ki, o bakışın içinde hem Newton’ın hareket kanunları hem de bin yıllık Doğu Roma disiplini gizliydi. O bakışı yediğin an anlardın ki bu dünyada sadece sen ve senin sonsuz kaprislerin yok; etrafında yorgun argın evine dönen, kafası kazan gibi olmuş insanlar var.
Şimdi ise herkesin çocuğu özel bir Ar-Ge projesi, evrenin merkezine fırlatılmış nadide bir elmas. Parka gidiyorsun, kaydırağın tepesinde ters durup diğer çocukların kaymasını engelleyen bir çocuk var. Babası kenarda durmuş, bıyık altından gülerek “Liderlik vasfı gösteriyor, alanı domine ediyor” diyor. Alanı domine etmiyor kardeşim, basbayağı sırayı gasp ediyor. Biz liderlik vasfı değil, kamu düzenini bozan küçük bir eşkıya izliyoruz şu an.
Ve işin en trajik tarafı, bu çocuklar yarın bir gün gerçek dünyaya çıkacaklar. İşe girecekler, sokakta yürüyecekler, biriyle evlenecekler. Ve o gerçek dünya onlara “Sen bir dahisin aşkım, hadi herkesin kafasına çatal fırlat” demeyecek. Gerçek hayat onların yüzüne çıplak gerçekleri öyle bir çarpacak ki, o cam fanuslarda pamuklara sarılarak büyütülen sahte özgüvenler ilk hafif esintide tuzla buz olacak.
Bırakın çocuklar bazen biraz sıkılsın. Bırakın bir masada oturup sessizce beklemenin, sırasını beklemenin, “Hayır, şu an bunu yapamazsın” cümlesini duymanın ağırlığını yaşasınlar. Dünyayı kurtaracak yeni bir nesil yetiştirme fanteziniz çok hoş olabilir ama en azından pazar günü gittiğimiz çay bahçesini bir açık hava terapi merkezine çevirmeyin. Çünkü inan olsun, hiç kimsenin çocuğu bir yabancının öğleden sonra huzurundan daha kutsal değil. Çocuğunuza biraz “dur” demeyi öğretin; inanın dahi olmasa bile en azından birlikte aynı odada durulabilir bir insan olur, ki bu devirde o bile yeterince büyük bir başarı.












