Ankara’da düğün yapmak, öyle sanıldığı gibi sadece bir nikah defterine imza atmaktan ibaret değildir canlar. Ankara’da evlenmenin ilk kuralı; Çıkrıkçılar Yokuşu’nun o dik dik taşlarını kan ter içinde tırmanmayı göze almaktır!
Hafta sonu oldumu Ulus’a bir inin bakın. Bir yanda ellerinde beş katlı çeyiz kolileriyle yokuş yukarı nefes nefese çıkan peder beyler, diğer yanda “Bu bindallının kırmızısı az mı soluk ne?” diye dükkan esnafını darlayan kaynanalar… Damat adayı ise arkadan gelir; neye ne kadar para ödendiğini anlamaya çalışırken gözleri kaymış, hayatı sorgulayan bir ifadeyle kafasını sallar.Ankara esnafı da bu işin kururdur hani. Suluhan’ın oradaki dükkana bir girersin, adam seni kapıda bir karşılar: “Ooo damat bey hoş geldin, valla kız tarafı çok şanslı!” diye bir girer lafa, ne kadar kına malzemesi, ne kadar sünnet şekeri varsa hepsini paketletip eline verir. Sen “Ya biz sadece kına tepsisi bakacaktık” diyene kadar adam sana altın kaplama çerez tabağını paketlemiştir bile! Gelin hanım şık bir şey ister; kaynana “Bizim zamanımızda böyle miydi?” der; damat “Aman tadımız kaçmasın” diye cüzdana sarılır. O yokuşun başından aşağı inerken herkesin elinde en az üçer poşet vardır ama en ağır yük her zaman damadın cebindedir. Lafın özü; Ankara’da düğün alışverişinden sağ çıkan çiftin sırtı yere gelmez abi. O ayazı yemiş, Çıkrıkçılar’ın yokuşunu devirmiş bir çifte artık bu dünyada hiçbir engel sökmez!













