Bizim Ankara’da misafir ağırlamak öyle alelade bir iş değildir bebe. Hele ki memleketten, memleket dediğim de iç Anadolu’nun bağrından otobüsle adam geliyorsa, o iş AŞTİ’nin o buz gibi beton peronlarında resmi törenle başlar!
Şimdi gardaşım, AŞTİ’ye yolcu karşılamaya giden Ankaralıyı 100 metreden tanırsın. Eller cepte, montun fermuarı çeneye kadar çekilmiş, ayaklar soğuktan yere hafif hafif vurulur. Otobüs perona bir yanaşır, muavin bagaj kapağını bir açar… Anam! O da ne? Sanırsın yolcu gelmemiş, kışlık erzak deposunu komple AŞTİ’ye boşaltmışlar! İki çuval patates, bir bidon peynir, üç koli salça, bir de en altta garibim bavul! Bizimki bagajın başındaki akrabaya bakar: “La halamgil ne yaptınız, kıtlık mı çıkacak Ankara’da?!” der. Akraba oradan pişkin pişkin sırıtır: “Gardaşım organik bunlar, Ankara’nın ayazında iyi gider!”
Gel de o yükü arabanın bagajına sığdır şimdi! Arabanın arkası yere basar, önü şaha kalkar. Bir de bunun Ankara içi navigasyon macerası var ki sorma gitsin. Dışarıdan gelen adam takmış telefonu cama, Yandex’e güveniyor. Navigasyon buna “100 metre sonra sağa dönün” diyor. Ulan nereye dönüyon? Ora tek yön, girdin mi Ulus’un göbeğinde dolmuşçularla göz göze gelirsin! Ankaralı sürücü navigasyona bakmaz gardaş! O kafayı camdan çıkarır, yan arabadaki taksiciye “Usta Ulus’a nereden kaçak?” diye sorar. Taksici de raconu keser: “Düz bas, göbekten sola kır bebe!” Lafın özü canlılar; Ankara’ya gelmek kolaydır da o AŞTİ bagajından sağ çıkmak, bir de navigasyona uymadan adrese varmak harbiden tecrübe ister. Şehre adım attığın an Ankara insanı sana yolu da gösterir, o çuvalı da taşır.













