Türkiye’nin toplumsal dokusu, özellikle son yıllarda artan bir öz nefret dalgasıyla sarsılıyor.
Kendi kültürüne yabancılaşmış, tarihinden koparılmış ve değerlerine karşı adeta bir cephe açmış bireylerin sayısı hızla artıyor. Bu, sıradan bir toplumsal değişim değil; kökleri derinlere uzanan, bilinçli bir müdahalenin ve kültürel savaşın sonucudur. Ulus bilinci, bir milleti ayakta tutan en temel direklerden biridir ve Türkiye’de bu direkler her geçen gün daha fazla tahrip ediliyor. Özellikle Türk kültürüne yönelik artan nefretin ve Amerikan kültür emperyalizminin etkileri artık inkâr edilemez boyutlara ulaşmış durumda.
Öz nefret, bir topluma dışarıdan enjekte edilebilecek en etkili virüslerden biridir. Çünkü bireyin kendi kimliğini sorgulamasını sağlamaz; aynı zamanda o kimliği yok etmek için gönüllü olmasını da beraberinde getirir. Türkiye’de de benzer bir süreç işletiliyor. Kendinden olana duyulan güvensizlik, Batı’ya ve özellikle Amerikan kültürüne karşı duyulan hayranlıkla besleniyor. Hollywood filmleriyle, yabancı dizilerle, sosyal medyada pompalanan yaşam tarzlarıyla bu hayranlık bir bağımlılığa dönüşüyor. Ancak işin en trajik kısmı, bu bağımlılığın bir özenti olmanın ötesine geçip, kendi kültürünü küçümseme, kendi geçmişine hakaret etme ve kendi insanını aşağı görme noktasına evrilmesi.
Bugün, Türk gençliğinin bir kısmı Batılı yaşam tarzlarını anlamadan hayatına idealize ederken, kendi kültürünü yozlaşmış, çağ dışı ve hatta aşağılık olarak görüyor. “Modern olmak” kavramı, köklerinden kopmakla eş tutuluyor. Geleneksel Türk sanatları, müziği, mimarisi, edebiyatı yerine Amerikan pop kültürü ve Batı’nın ürettiği her şey kutsallaştırılıyor. Bir milletin kültürüne duyduğu saygı, onun hayatta kalmasının temelidir. Ancak günümüzde bu saygı yerine, Türk olmanın bir eksiklik olduğu algısı yerleştiriliyor.
Peki, bu nasıl oldu? Bu bir anda ortaya çıkmış bir durum değil, aksine uzun vadeli bir psikolojik operasyonun, bilinçli bir kültürel aşındırmanın sonucudur. Yıllardır süregelen medya manipülasyonları, eğitim sistemindeki köklü değişiklikler, küresel kapitalizmin dayattığı yaşam tarzları ve ekonomik bağımlılık, bu sürecin ana taşlarını oluşturuyor. Eğitim sistemimiz, tarih bilincinden yoksun bireyler yetiştiriyor. Okullarda gençlere kendi kültürleri anlatılmıyor; aksine, “çağdaşlık” adı altında kendi köklerinden uzaklaşmaları teşvik ediliyor. Tarih dersleri, kahramanlarını tanımayan, ecdadına karşı umursamaz ve hatta düşmanca bir nesil yetiştirmek için revize ediliyor.
Weber’in rasyonalite kavramıyla ele alırsak, modernleşme sürecinin getirdiği bürokratik ve teknik rasyonalite, kültürel değerleri aşındıran bir etkiye sahiptir. Kapitalizmin yayılması ve onun kültürel boyutu, bireyleri geleneksel bağlarından koparıp, onları tamamen ekonomik ve tüketim merkezli bir kimliğe hapsediyor. Türk toplumunda da benzer bir süreç yaşanıyor. Kültürel değerlerin yerini pragmatik ve tüketim odaklı ilişkiler alırken, Weber’in bahsettiği “demir kafes” her geçen gün daralıyor. Artık bireyler, kendi kültürlerine yönelik değer yargılarını piyasa ekonomisinin gerekliliklerine göre şekillendiriyor.
Amerikan kültür emperyalizminin yanı sıra, özellikle çeşitli siyasi partiler ve medya aracılığıyla pompalanan Arap kültürü de Türk kimliğine büyük zarar vermektedir. Son yıllarda, kültürel yozlaşma yalnızca Batı eksenli değil, aynı zamanda Orta Doğu etkisiyle de ivme kazanmıştır. Türk kültürünün özgün yapısı, yerini Arap kültürünün ithal edilmiş ritüellerine, yaşam tarzına ve değer sistemine bırakmaktadır. Türk halkının tarih boyunca benimsediği gelenekler ve toplum yapısı, Arap kültürünün etkisiyle bozulmaya çalışılmaktadır. Türk yaşam tarzı, binlerce yıl boyunca biçimlenmiş bir sistemdir; göçebe geleneklerden beslenen özgürlükçü ruh, toplumsal adalet anlayışı, kadına verilen değer, doğayla uyumlu yaşam biçimi ve sanat anlayışı, bugün yerini yapay bir Arap özentiliğine bırakmaktadır.
Özellikle son yıllarda, gelenek adı altında sunulan pek çok unsur, aslında Türk kültürüne ait olmayan, dışarıdan ithal edilmiş alışkanlıklardır. Geleneksel Türk giysileri, motifleri ve el sanatları yerine Arap coğrafyasına özgü kıyafetler ve anlayışlar yaygınlaştırılmaktadır. Oysa Türk kültürü, tarih boyunca kendine özgü dokular, desenler ve estetik anlayışı ile gelişmiş bir yapıya sahiptir. Bunun yanında, toplumsal yaşamda Türk insanının bağımsızlıkçı ve topluluk temelli yapısı, bireysel özgürlükleri kısıtlayan ithal geleneklerle törpülenmektedir.
Bu süreç, yalnızca kültürel bir değişim olarak kalmıyor; aynı zamanda toplumsal bir bölünmeyi de beraberinde getiriyor. Ulusal kimliğini reddedenler ile onu korumaya çalışanlar arasında derin bir uçurum açılıyor. Özgüvensiz, kimliksiz ve kendi geçmişinden nefret eden bir nesil yetiştirmek, emperyalizmin en büyük başarısıdır. Çünkü bu tür bir toplum, yönlendirilmeye, yönetilmeye ve sömürülmeye en açık toplumdur. Kendi değerlerini benimsemeyen bireyler, başkalarının değerlerini sorgusuz sualsiz kabullenmeye mahkûm olur.Öz nefretin körüklenmesinde etkili olan bir diğer unsur ise Ermeni diasporasının küresel ölçekte yürüttüğü propaganda faaliyetleridir. Uzun yıllardır süregelen tarihî manipülasyonlar ve tek taraflı anlatılar, Türk milletini suçlu ve geçmişiyle yüzleşmesi gereken bir topluluk olarak göstermeye yönelik bir kampanya yürütmektedir. Küresel medya organları, akademik çevreler ve çeşitli sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, Türklüğe dair olumsuz bir algı oluşturulmaktadır. Bu propagandanın temel amacı, Türk gençliğinde tarihine karşı bir yabancılaşma yaratmak, onu suçluluk duygusuna itmek ve ulusal bilinçten koparmaktır.
Weber’in modern toplum eleştirisinde belirttiği gibi, toplumsal aidiyetin ve kültürel kimliğin kaybolması, insanları atomize eder ve onları büyük organizasyonların insafına bırakır. Türk toplumunda yaşanan öz nefret dalgası da tam olarak bu noktaya çıkıyor: Bireyler, kendilerini bir bütünün parçası olarak görmektense, bireysel tatmin peşinde koşan, kültürel bağlarıyla ilgilenmeyen bir hale getiriliyor. Bu, emperyalizmin kültürel alanı ele geçirmesindeki en büyük başarıdır.
Türkiye, geçmişiyle çelikten bir iradeye, kültürüyle sarsılmaz bir kimliğe ve değerleriyle tarihe yön vermiş bir millettir. Ancak bu miras, sadece nostaljik hatıralarla değil, iliklere kadar hissedilerek ve yaşatılarak korunabilir. Öz nefretin panzehiri, kimliğine sımsıkı sarılmak ve onu inatla, cesurca sahiplenmektir. Bu toprağın çocukları, ruhlarını başkalarının kalıplarına sıkıştıran değil, kendi değerleriyle dünyaya meydan okuyan bir nesil olmalıdır. Çünkü unutulmamalıdır ki, kendini inkâr eden bir millet, başkalarının tarihinin dipnotu olmaktan öteye gidemez.













