Bir zamanlar insanlar aynaya bakardı; şimdi ekranlara bakıyor. Ve belki de ilk kez, gördüklerine inanmak zorunda hissetmiyorlar—çünkü herkesin yüzünde bir maske var.
Sosyal medya dediğimiz o dev sahnede, kimse olduğu gibi olmak zorunda değil. Hatta çoğu zaman, olduğu gibi olmak yeterince “ilgi çekici” sayılmıyor. Bu yüzden hayatlar kesilip biçiliyor, acılar süsleniyor, sıradanlık törpüleniyor. Geriye kalan şey ise bir tür performans: dikkat çekmeye ayarlanmış, alkış bekleyen bir kurgu.
Bir düşün: Bir sabah uyanıyorsun ve canın hiçbir şey yapmak istemiyor. Bu, insan olmanın en doğal hallerinden biri. Ama o anı paylaşmaya kalktığında, bir filtre ekleniyor, altına “bugün de böyleyiz” yazılıyor ve bir anda o sıradan duygu bile sahneye çıkmış oluyor.
Ya da bir başkası, yaşadığı küçük bir rahatsızlığı uzun bir hikâyeye dönüştürüyor; kimi zaman farkında olmadan abartıyor, kimi zaman bilinçli olarak dramatize ediyor. Çünkü artık duygular bile “anlatılabilir” olduğu kadar değerli.
Daha çarpıcı olanı ise şu: Uzmanlık gerektiren konular bile birer gösteriye dönüşüyor. Birkaç video izleyip kendini bir konuda yetkin hisseden insanlar, sağlık tavsiyeleri veriyor, psikolojik analizler yapıyor, hayatlar hakkında kesin yargılar dağıtıyor. Bunu izleyenler ise çoğu zaman bunun bir bilgi değil, bir performans olduğunu fark etmiyor.
Bir başka sahnede ise “mükemmel hayat” oynanıyor.
Kusursuz ilişkiler, hiç bitmeyen mutluluk, sürekli üretkenlik. Oysa perdenin arkasında herkesin bildiği ama kimsenin göstermediği bir gerçek var: hayat, paylaşılan o birkaç saniyeden ibaret değil. Ama karnavalın kuralı belli; gerçek değil, dikkat çeken kazanır.
Bu bir çürüme mi? Belki değil. Ama kesinlikle bir dönüşüm. İnsan doğasının en eski ihtiyacı—görülmek, anlaşılmak, kabul edilmek—hiç olmadığı kadar görünür hale geldi.
Sorun şu ki, bu ihtiyaç artık filtrelerden geçerek, abartılarla büyüyerek ve çoğu zaman gerçeği eğip bükerek ifade ediliyor.
Ortaya çıkan şey bir kalabalık değil, bir karnaval.
Renkli, gürültülü, dikkat çekici… ama aynı zamanda yorucu ve yanıltıcı.
Ve bu karnavalda roller giderek keskinleşiyor:
Sürekli mutlu olanlar, sürekli mağdur olanlar, sürekli bilenler… Herkes bir karaktere tutunuyor. Çünkü maskesiz kalmak, görünmez olmakla eşdeğer hale geliyor.
Ama belki de en sessiz, en az fark edilen şey şu:
İnsanlar başkalarının maskelerine bakarken, kendi yüzlerini unutuyor.
Bir gün, ekran kapandığında, alkış sustuğunda, geriye şu soru kalıyor:
Ben gerçekten kimim? Gösterdiğim kişi mi, yoksa sakladığım mı?
Maskeler çoğaldıkça, yüzler silikleşiyor.
Ve insan, en çok kendi yüzünü kaybettiğinde yalnızlaşıyor.













