Geçenlerde Erdem Demirtaş’ın Ortadoğu’da Devlet ve İktidar kitabını okurken aslında beni bu yazıyı yazmaya iten de tam olarak bu oldu kitaptaki bazı ayrıntılar dikkatimi çekti, özellikle Bahreyn kısmı kafamda bir soru işareti bıraktı ve ister istemez araştırmaya koyuldum. İşte o merakın ürünü budur, umarım senin için de aynı şekilde ilginç gelir sevgili okurum.
Körfez monarşilerini anlamanın en bilinen yollarından biri “rantiyer devlet” kuramıdır: devlet petrol gelirini doğrudan kendi elinde toplar, vergi almaz, karşılığında vatandaşına iş, konut, sübvansiyon ve nakit yardımı dağıtır. Bu ilişki bir tür sessiz toplumsal sözleşme kurar siyasi katılım talep etmeyen vatandaşa refah sunulur. Suudi Arabistan, Kuveyt, BAE ve Katar’da bu model, toplumsal sınıf çatışmasını büyük ölçüde bulanıklaştırmış, “işçi sınıfı” kavramını neredeyse görünmez kılmıştır; zira gerçek fiziksel emek büyük oranda göçmen işçilere devredilmiş, yurttaşlar ise devletin dağıttığı rantın paydaşı konumuna yerleşmiştir.
Bahreyn’de ise bu tablo aynı şekilde işlemedi, ve işte beni asıl düşündüren de bu oldu. Bahreyn, 1932’de Körfez’de petrol bulan ilk ülke olmasına rağmen, rezervleri hem çok küçüktü hem de hızla tükendi; bugün ülkenin petrol gelirinin önemli bir kısmı bile aslında Suudi Arabistan’la paylaşılan Ebu Safa sahasından geliyor. Yani Bahreyn’in elinde, komşularının sahip olduğu türden bir “her şeyi satın alan” rant kaynağı hiç olmadı. Bu yapısal eksiklik, krallığı erken dönemde ekonomisini çeşitlendirmeye zorladı: bankacılık ve finans merkezi olma girişimleri, Alba alüminyum fabrikası gibi sanayi yatırımları, kamu istihdamının sınırları… Ama bu çeşitlenme aynı zamanda şunu doğurdu: gerçek anlamda ücretli çalışan, iş güvencesi arayan, sendikalaşan bir yurttaş işçi kitlesi.
Bu noktada Bahreyn, Körfez’de bir istisna oluşturdu. 1971’deki bağımsızlıktan sonra yasaklanan sendikalar, Kral Hamad bin İsa Al Halife’nin 2002’deki reformlarıyla yeniden yasal zemine kavuştu ve Bahreyn Genel İşçi Sendikaları Federasyonu (GFBTU) kuruldu bölgede kendi türünde neredeyse tek örnekti. On yıl kadar devlet bu federasyonu “sadık muhalefet” olarak tolere etti.
Arap Baharı rüzgârı 2011 Şubat’ında Manama’daki İnci Meydanı işgaliyle Bahreyn’e ulaştığında, bu sendikal altyapı zaten hazırdı. GFBTU, güvenlik güçlerinin gösterilere sert müdahalesinin ardından önce Şubat sonunda, ardından Mart ortasında genel grev çağrısı yaptı. Bu, sadece siyasi bir protesto değildi; aynı zamanda ekonomik eşitsizliğe, konut sorununa ve işsizliğe karşı sınıfsal bir talebin de sesiydi. Suudi öncülüğündeki Yarımada Kalkanı Gücü’nün 14 Mart’ta müdahalesi ve sıkıyönetim ilanıyla birlikte devlet, greve katılan işçilere ağır bir bedel ödetti: başta Alba, Gulf Air, Bahreyn Petrol Şirketi (Bapco) ve kamu bankaları olmak üzere pek çok kurumda binlerce işçi işten çıkarıldı; sendika liderleri tutuklandı, Bahreyn Öğretmenler Derneği kapatıldı. Bahreyn Bağımsız Soruşturma Komisyonu (BICI) raporu, bu grevlerin yasal sınırlar içinde kaldığını tespit etti ve işten çıkarmaların gözden geçirilmesini önerdi.
Burada beni asıl düşündüren şu oldu: Bahreyn’deki toplumsal huzursuzluk genelde mezhepsel bir çerçeveyle (Şii çoğunluk – Sünni yönetici aile) okunur, ki bu boyut gerçek ve göz ardı edilemez. Ama aynı zamanda sınıfsal bir katman da vardı ve bu iki eksen büyük ölçüde örtüşüyordu: düşük ücretli, güvencesiz, kamu ve özel sektörde çalışan kesim ağırlıklı olarak Şii nüfustan geliyordu. Yani Bahreyn’de sınıf, mezhep kimliğiyle iç içe geçerek kendini gösterdi komşu ülkelerde rant dağıtımının bastırdığı bir çatışma biçimi, burada açığa çıktı.
Kısacası, kitaptan yola çıkıp bu satırları eşelerken vardığım nokta şu: petrol zenginliği kendi başına bir “sınıfsız toplum” yaratmıyor, tersine belirli bir rant hacmi ve dağıtım kapasitesi gerektiriyor. Bu kapasite olmayınca, gerçek anlamda ücretli emek, sendikal örgütlenme ve sınıf temelli talep tıpkı Bahreyn’de olduğu gibi geri dönüp kendini gösteriyor. Bence bu, Demirtaş’ın kitabının Bahreyn’e ayırdığı satırların arkasındaki hikâyeyi biraz daha somutlaştırıyor.











