Gecenin ortasında dağda kalsanız, hangisini istersiniz: bir fener mi, bir ateş mi? Fener size nerede olduğunuzu gösterir. Uçurumun kenarını, patikanın yönünü, ayağınızın altındaki taşı gösterir. Ateş hiçbir şey göstermez, sadece ölmenizi engeller. İnsan karanlıkta yaşayabilir; el yordamıyla, çarpa çarpa, yanlış yollara sapa sapa ama yaşar. Soğukta yaşayamaz. Donan adam yolunu bulmuş olsa ne çıkar?
Din bir ateştir. Yüzyıllardır din adına söylenen bütün akıl dışı şeyleri sıralayabilirsiniz; hepsi doğrudur, hiçbiri işe yaramaz. Çünkü dinin gücü doğru olmasında değil, ısıtmasında. Bir çocuğun ölümüne “entropi” diyerek yaklaşamazsınız. Mezarın başında duran anneye evrenin soğuk yasalarını anlatmak, üşüyen adama termometre uzatmak gibidir. Din o kadına bir açıklama vermez, bir kucak verir. “Anlıyorum” demez, “yalnız değilsin” der. İnsanlığın en eski ihtiyacı bilgi değil, teselli. Bunu küçümseyen insan, hayatında henüz yeterince kaybetmemiştir. Ama ateş aydınlatmaz. Yanan bir odunun etrafındaki iki metre görünür, ötesi daha da karanlık olur. Din size dünyanın nasıl işlediğini söylemez, söylediğinde de yanılır. Yıldızların neden hareket ettiğini, hastalığın nereden geldiğini, türlerin birbirinden nasıl ayrıldığını ona sorarsanız, size bir masal verir; güzel bir masal, ısıtan bir masal, ama fener değil.
Bilim fenerdir
İnsanoğlunun eline geçmiş en dürüst alettir. Bize gösterdiği her şey karşılığında hiçbir şey istemedi; ne diz çökmemizi ne inanmamızı. Sadece bakmamızı istedi. Ve baktığımız her yerde muhteşem bir düzen bulduk. Çocuk ölümlerini yarıya indiren şey duamız değil, aşıydı.
Ama bir cenazede bilim susar
Kalbin neden durduğunu virgülüne kadar anlatabilir; ama o sabah niye yataktan kalkmanız gerektiğini söyleyemez. Söylemez de değil, söyleyemez — çünkü bu soru onun aletleriyle ölçülmez. Bu bir kusur da değil; haddini bilmek bir erdemdir. İyi bilim insanı “bilmiyoruz” diyebilen adamdır. Asıl mesele, bilimin sustuğu yerde konuşmaya başlayan şeyde: pozitivizmde. Bilim bir yöntemdir, pozitivizm bir inanç. Biri “şu ana kadar elimizde bu var” der, öteki “ölçülemeyen yoktur” der. Biri her sonucunu bir gün çürütülmek üzere yazar, öteki kesinlik vaat eder, kalıcılık vaat eder — yani tam da dinden devraldığı alışkanlığı sürdürür. Cevabı olmayan bir soruyla karşılaştığında “bu soru anlamsızdır” diyen bilim değildir; laboratuvarın arkasına saklanmış bir ideolojidir. İnsan hayatının en önemli meseleleri ise ne yazık ki tam o kapının ardında duruyor.
Felsefe hem üşümeyi hem görmeyi kabul eden tek yol
Çünkü tek başına akılla çalışmıyor. Aklı ve muhayyileyi birlikte kullanıyor; bir yandan hesap yapıyor, bir yandan hayal kuruyor. Bilim “elimde ne var” diye sorar, felsefe “ne olabilirdi” diye de sorar. İnsanı insan yapan ikinci sorudur. Var olmayanı düşünebilen tek canlı biziz ve bütün uygarlığımız, henüz var olmayan şeyleri hayal edebilmemizden doğdu. Felsefe yıkılmaktan korkmaz. Her filozof, kendi öğrencisinin bir gün gelip evini yıkacağını bilerek inşa eder o evi. Aristoteles yanıldı, Descartes yanıldı, Kant yanıldı; hepsi de tarihin en büyük adamları oldular. Bir düşünce sistemi çöktüğünde felsefe küçülmüyor, büyüyor. Enkazın üstüne oturup “peki şimdi ne biliyoruz” diye soruyor. Bu yüzden felsefede utanç yoktur, sadece devam vardır.
Ve felsefe ummaktan vazgeçmiyor. Dünyaya bir bütünlük kazandırma çabasından, geleceği biçimlendirme iddiasından vazgeçmiyor. “İnsan nasıl yaşamalı” sorusunu iki bin beş yüz yıldır soruyor ve hiçbir cevabı kesin olmadığı hâlde soru her seferinde insanı biraz daha ileri taşıyor. Eşitlik fikri bir laboratuvarda bulunmadı. Adalet bir teleskopla görülmedi. Bunların hepsi, birinin oturup hayal etmesiyle başladı. Onu göklere çıkarmadan önce faturasını da yazayım: felsefe kolayca kendi kendine konuşan bir adama dönüşür. Sözcükleri o kadar inceltir ki bir noktadan sonra hiçbir şeye dokunmaz; salonda güzel duran, sokakta hiçbir işe yaramayan bir eşya olur. Daha kötüsü de var. Tarihin en zeki adamları, en ağır zulümlere en zarif gerekçeleri yazdılar. Aklın en tehlikeli yanı budur: iyi kurulduğunda her şeyi savunabilir. Bazen felsefe insanı ısıtmaz, sadece niye üşüdüğünü çok güzel açıklar.
Peki neden bu kadar az insan felsefeye gidiyor?
Çünkü felsefe yavaş ısıtır. Din size hazır bir battaniye uzatır, hemen sarınırsınız. Felsefe size çakmaktaşı verir ve “kendi ateşini yak” der. Üşüyen bir adama bundan daha zalim bir teklif olamaz. Üstelik ateşi yaktığınızda bile rahat bırakmaz; “bu ateş doğru yerde mi yanıyor” diye sorar. Sorumluluk yükler. İnsanların çoğu sıcak bir cevabı, soğuk bir arayışa tercih eder ve bunun için kimseyi suçlayamam. Hepimiz bir gece o dağda kaldık. Ben yine de şunu düşünüyorum: din insana ateş verir, bilim o ateşin kimyasını anlatır, felsefe insana ateş yakmayı öğretir. Ve sabaha kadar ısınmak isteyen adam ile ömrü boyunca ısınmak isteyen adam farklı şeylere ihtiyaç duyar. Yıllar önce, bir gece, hayatımın en soğuk saatinde bunların hangisinin elimde olduğunu fark ettim. Fener yoktu. Ateş de yoktu. Sadece düşünmeye devam edebilme alışkanlığı vardı. Bugün buradaysam, onun yüzünden buradayım. Bize verilebilecek en büyük şey bir cevap değilmiş. Soruyu taşıyabilecek kadar sağlam bir zihinmiş.













