İnsanlık, çağlar boyunca özgürlüğü aradı. Kimi zaman savaşlarla, kimi zaman düşünceyle, kimi zaman da hukukun gücüyle bu arayışını sürdürdü. Ancak bugün hâlâ aşamadığımız önemli bir yanılgı var: Bir insanın, başka bir insan üzerinde sahiplik hakkı olduğunu düşünmek.
Bu düşünce bazen açıkça dile getirilir, bazen de sevgi, gelenek, aile, kıskançlık ya da fedakârlık adı altında kendine meşru bir zemin bulur. Oysa adı ne olursa olsun, bir insanın iradesini yok sayan her yaklaşım aynı noktaya çıkar: İnsanı özne olmaktan çıkarıp nesneye dönüştürmek.
İnsan, doğuştan onur sahibi bir varlıktır. Onuru, onun vazgeçilmez niteliğidir; satın alınamaz, devredilemez ve bir başkasına teslim edilemez. Bu nedenle hiçbir ilişki, hiçbir bağ ve hiçbir toplumsal rol, bir kişiye başka bir insan üzerinde mülkiyet hakkı vermez.
Toplumlar elbette kurallarla ayakta durur. Aileler sorumluluk üzerine kurulur. Dostluk, sevgi ve evlilik karşılıklı bağlılık gerektirir. Ancak bağlılık ile bağımlılık, sevgi ile sahiplenme aynı şey değildir. Bir insanı sevmek, onun yerine karar vermek değildir. Onu korumak, özgürlüğünü elinden almak değildir. Saygı duyulmayan yerde sevgi, zamanla denetime dönüşür.
Bugün birçok toplumsal sorun da bu yanlış anlayıştan beslenmektedir. Kadına yönelik şiddetten çocukların iradesinin yok sayılmasına, psikolojik baskıdan dijital gözetlemeye kadar pek çok davranışın temelinde aynı düşünce vardır: “Benim olduğu için üzerinde söz sahibiyim.”
Oysa hiç kimse bir başkasının değildir.
Ne bir kadın bir erkeğin malıdır, ne bir erkek bir kadının. Ne çocuk anne babanın mülküdür ne de yaşlı birey ailesinin tasarrufunda bir eşyadır. İnsanlar birbirlerine ait değil; birbirlerine karşı sorumludurlar. Bu iki kavram arasındaki fark, özgür bir toplum ile baskıcı bir toplum arasındaki fark kadar büyüktür.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, bireyin özgürlüğü yalnızca hukuki bir hak değildir; toplumsal gelişmenin de temel şartıdır. Kendi kararlarını verebilen, düşüncesini ifade edebilen ve yaşamını kendi iradesiyle şekillendirebilen bireyler, demokratik toplumların asli unsurudur. Buna karşılık bireyin sürekli denetlendiği, kontrol edildiği ve itaate zorlandığı yapılar, yalnızca bireyi değil, toplumu da yoksullaştırır.
İnsan ilişkilerinin değeri, sahiplikten değil, özgür iradeyle kurulan bağlardan doğar. Güvenin olduğu yerde baskıya ihtiyaç kalmaz. Saygının olduğu yerde korku barınamaz. Sevginin olduğu yerde ise zincirler değil, anlayış vardır.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken en temel gerçek şudur: Hiç kimse, başka bir insanın sahibi değildir. Çünkü insan, herhangi bir eşya gibi edinilebilecek bir mal değil; düşünen, hisseden, karar veren ve kendi yaşamının öznesi olan bir varlıktır.
İnsan onurunu korumanın ilk şartı, insanı mülk olarak görmeyi reddetmektir.
Çünkü insan, kimsenin malı değildir.












