Bir şehrin su şebekesi çökerse insanlar susuzluktan ölür mü sanıyorsunuz? Ölmezler. Kuyu kazarlar. Bahçesi olan bahçesine, parası olan derine, gücü olan komşunun suyuna uzanır. Şehir susuz kalmaz, sadece herkes kendi suyunu içmeye başlar ve o suyun içinde ne olduğunu bir daha hiç kimse bilemez.
Güven de böyle bir şey. Yok olmuyor, yer değiştiriyor. İnsan güvenmeden yaşayamaz; sabah evden çıkarken otobüsün frenine, ekmekteki una, doktorun diplomasına güvenmek zorundadır. Bu ihtiyaç ortadan kalkmıyor. Sadece kurumdan çekilip tanıdıklara akıyor. Şebeke çökünce su kuyuya iniyor. Bu ülkede biri hastalandığında sorulan ilk soru “hangi hastane iyi” değildir. “Kimi tanıyoruz?” diye sorulur. O tek cümlede koca bir uygarlık tarihi var. Çünkü o cümleyi kuran adam, kurumun kendisine bakmayacağını, sıranın adil işlemeyeceğini, tanıdığı olmayanın koridorda bekleyeceğini biliyor. Yanılıyor da değil. Tanıdık doktor gerçekten daha ilgili bakıyor, gerçekten telefonu açıyor, gerçekten o tetkiki öne alıyor. Yani sistem, ona kendi çürüklüğünü her seferinde ispatlıyor.
Mahkemede de aynı şey. Haklı olup olmadığını sormuyor kimse; kimi tanıdığını soruyor. Dosyanın hangi hâkime düştüğü, hangi savcının nereye bağlı olduğu, ailede bir milletvekili bulunup bulunmadığı konuşuluyor. Hukuk bir güvence olmaktan çıkıp bir piyangoya dönüştüğünde, insanlar da bilet almayı bırakıp torpil aramaya başlıyorlar. Bu bir ahlaksızlık değil. Bu bir uyum. Elbette her kapı kapalı değil. Pasaport alırken, elektrik bağlatırken kimseyi aramıyoruz. Ama hangi kapının kendiliğinden açılacağını önceden bilemiyoruz; asıl yıpratan da bu belirsizlik. Kurum dediğimiz şeyin tek mucizesi şudur: tanımadığın insanlara güvenebilmeni sağlar. Modern hayatın bütün sırrı burada. Çocuğunuzu hiç tanımadığınız, adını bilmediğiniz, belki hiç sevmeyeceğiniz beyaz önlüklü bir adama teslim edebiliyorsunuz. Parayı hiç görmediğiniz bir bankaya bırakıyorsunuz. Yüzünü bilmediğiniz bir hâkimin önüne çıkıyorsunuz. Bunların hepsi, aslında akıl almaz bir cesaret gösterisi ve insanı binlerce yıllık kabile refleksinden kurtaran tek buluş. O buluş bozulduğunda insan, sadece tanıdıklarına güvenebilir hâle geliyor. İnsan zihni de birkaç yüz kişiden fazlasını taşıyamıyor. Yani dünyanız telefon rehberiniz kadar küçülüyor.
Boşluğu dolduran şeyler hemen beliriyor: hemşehri dernekleri, cemaatler, aşiretler, mahalle ağabeyleri, “bizim oralı” olmanın yarattığı sıcak ayrıcalık. Bunlara kötü demek kolaycılık olur. Bunlar kuyu bile değil, sarnıç: yağmuru biriktirip idare ediyorsun. Susuz kalmıyorsun, ama şebekenin geri gelmesini istemek için de hiçbir sebebin kalmıyor. Ama bedeli var. Kurum senden belge ister, cemaat senden sadakat. Kurumun sana verdiği şeyin adı haktır; alırken kimseye teşekkür etmen gerekmez, çünkü zaten senindir. Ağın sana verdiği şeyin adı iyiliktir ve iyiliğin faturası her zaman kesilir. Bir gün gelir, o telefonu açan adam senden bir imza, bir oy, bir suskunluk ister. O gün hayır diyemezsin. Sağlığını borçlu olduğun adama hayır denmez.
Dilimiz bizi ele veriyor. Artık “hakkımı aldım” demiyoruz. “Hallettim” diyoruz. Halletmek, bir düğümü çözmektir. Demek ki hak artık tabii bir şey değil, düğümlü bir şey. Ve düğümü herkes çözemiyor; parmağı marifetli olan çözüyor. Torpille kazanan da kazandığını sanır. Oysa kazandığı şeyi hak ettiği için değil, birini tanıdığı için almıştır. Ve tanıdığı adam bir gün emekli olur, azledilir, küser, ölür. Hakkı bir insanın ömrüne bağlanmış olan kimse, hak sahibi değil, kiracıdır. Üstelik ağ bir borç ekonomisidir. Bugün ricacı olan, yarın kendisine gelen ricayı reddedemez. Reddederse ağdan düşer, kabul ederse zincire bir halka daha ekler. Her torpil bir senettir. Kendini becerikli sanan adam, aslında ödemekle bitiremediği görünmez borçların içinde yaşıyor. Kurum insanı yabancılara emanet eder; ağ, tanıdıklara rehin verir. Bir şey daha var, kuyusu derin olanların bile hesaba katmadığı: O tanıdık doktorun da bir gün ameliyat olması gerekecek. O nüfuzlu akrabanın da bir gün mahkemeye düşmesi. Herkesin bir tanıdığı var, ama tanıdığın tanıdığı yok. Zincirin sonunda mutlaka yalnız kalınan bir yer vardır. İşin bir de kimsenin yüksek sesle söylemediği tarafı var: bu düzen yukarıdakilerin işine geliyor.
Hakkı olan adam yönetilmesi zor bir adamdır. Gelir, ister, olmazsa dava açar, kaybederse bağırır. Oysa ihtiyacı olan adam uysaldır. Her sabah birinin gönlünü hoş tutmak zorunda olan bir insan, hiçbir zaman gerçekten muhalif olamaz. Kurumları onarmak bu yüzden hep ertelenir; bozuk bir kurum, yöneticisine hiçbir kanunun veremeyeceği bir şey verir — minnet. Devletin dağıtmadığı adaleti tek tek dağıtmaya başlayan adamlar, bir süre sonra adaletin kendisi olduklarını sanırlar. Halk da onlara inanmaya başlar, çünkü başka kapı kalmamıştır. Yalnız yukarıdakiler de değil. Kurumu delerek işini gördüren adam da artık o kurumun onarılmasını istemez; aksaklık onun imtiyazıdır. Herkes sıraya girerse, tanıdığının kıymeti kalmaz. Böylece çürüme kendi savunucularını yetiştiriyor. Her çürük düzen, kendisinden memnun bir azınlık doğurur ve o azınlık yıkıntıyı manzara diye sever. En acımasız kısmı da şu: bu düzende en çok, hiç kimsesi olmayan kaybeder. Tanıdıkla yürüyen bir ülkede en adaletsiz dağıtım güven dağıtımıdır. Zenginin kuyusu derindir; taşralının, göçmenin, yoksulun kuyusu yoktur. Ona kalan tek şey, harap hâlindeki kurumun kendisidir. O insan iki kere kaybeder: hem hakkını hem de hakkı olduğu fikrini. Yani kurumlar çöktüğünde asıl faturayı kurumlara en çok muhtaç olanlar öder. Bu, kimsenin adını koymadığı bir vergidir; en fakirden alınır.
Sonra iş, herkesin birbirini hırsız sandığı bir yere varıyor
Kurala uyan adam saf görünmeye başlıyor. Sıraya giren enayi, vergisini eksiksiz veren beceriksiz, torpilsiz girdiği sınavı kazanamayan da zaten şanssız sayılıyor. Bir toplumda dürüstlük aptallığın eş anlamlısı hâline geldiyse, orada mesele artık kanunlarla çözülmez. Çünkü herkes karşısındakinin hile yaptığını varsaydığı için hile yapmak tek mantıklı davranış oluyor. Yalnız kalan namuslu adam, namusuyla birlikte yalnız kalıyor.
Ve bu iş kolay onarılmıyor
Güven bir orman gibi büyüyor, bir kibrit gibi yanıyor. Yıkılan köprüyü iki yılda yaparsınız; yıkılan itibarı iki yılda yapamazsınız. Bir mahkemenin adil karar verdiğine inanmak için insanın yüzlerce kez adil karar verildiğini görmesi gerekir. Bir kez haksızlık görmesi ise yeter. Kuyulara dönelim. Kuyu suyu insanı hayatta tutar, doğru. Ama kuyu suyunu kimse denetlemez, kimse ölçmez, kimse hesabını vermez. Bir gün zehirlenirsiniz ve şikâyet edecek bir makam bile bulamazsınız, çünkü o suyu size veren adam size bir iyilik yapmıştı. Tanıdıkla yürüyen hayatın bütün meselesi budur: şikâyet mercii yoktur. Bir ülkenin gerçek durumunu anayasasından değil, gecenin üçünde çocuğu hastalanan bir babanın ilk hareketinden anlarsınız. Eğer o adam arabanın anahtarını değil de telefonunu alıyor, rehberde “bir tanıdık” arıyorsa, o ülkede kurum yoktur. Ne yazarsa yazsın, kaç imza taşırsa taşısın, yoktur. Hiç kimseyi tanımadan da yaşayabildiğiniz yere ülke denir. Gerisi, büyük bir akrabalıktır.













