Bir mahalle düşünün. Yüz hane. Her kapıyı çalıp sorun: “Siz dürüst müsünüz?” Yüz kişi de “Elbette.” diyecek. Sonra aynı mahallede bir hafta geçirin. Sözünde durmayanları, arkadan konuşanları, verdiği borcu ödemeyenleri, küçük ama sürekli yalanları sayın. Rakam yüzü aşacak.
Bir aritmetik hatası var burada. Ya matematik yanlış, ya insanlar.
Bu ülkede kimse kendine kötü demez. Herkes iyidir, herkes vicdanlıdır, herkes mağdurdur. Sorduğunuzda çoğu aynı cevabı verir: “Ben kimseye kötülük yapmam.” Peki bunca kötülük nereden geliyor? Yalanı kim söylüyor, sözünden kim dönüyor, hakkı kim yiyor? Ortada bir fail yok ama fiil sayısız. Suçlusu bulunamayan bir suç mahalli gibi: herkes tanık, lakin kimse sanık değil.
Cevabın bir kısmı insanın kendine kurduğu terazide saklı.
Kendi yalanını “beyaz yalan” sayar, başkasınınkine “yalancılık” der. Kendi çıkarını “hakkımı korudum” diye açıklar, başkasınınkini “menfaatçilik” olarak damgalar. Kendi öfkesi haklıdır, karşısındakinin öfkesi saldırganlıktır. Kendisi sustuğunda “tartışmayı büyütmemiştir”, başkası sustuğunda “işine gelmediği için kaçmıştır”.
Aynı davranış iki ayrı isimle anılır; hangi ismi alacağı, kimin yaptığına bağlıdır.
Psikolojide bunun en yakın karşılıklarından biri aktör-gözlemci etkisidir. Kendi davranışımızı açıklarken içinde bulunduğumuz şartlara bakmaya daha yatkınız: “Yorgundum, o gün çok stresliydim, mecbur kaldım.” Başkasının aynı davranışını açıklarken ise karakterine yöneliriz: “Zaten öyle biri, hep böyle yapar.”
Kendimize bağlam tanırız, başkasına etiket.
Buna bir de kendini kayıran zihinsel eğilimler eklenir. Başarımızı karakterimize, başarısızlığımızı şartlara bağlamak; kendi kabahatimize mazeret bulup başkasının kabahatinden kişilik analizi çıkarmak pek zor değildir. İnsan zihni tarafsız bir mahkeme salonundan çok, sanığı da avukatı da aynı kişi olan tuhaf bir duruşmaya benzer.
Üstelik işin en sinsi kısmı şu: Bu her zaman bilinçli bir yalan değildir.
İnsan gerçekten inanabilir kendi dürüstlüğüne.
Aynaya bakar, kötü bir şey görmez. Çünkü hafıza da bütünüyle tarafsız değildir. Kendi kabahatlerimiz zamanla ayrıntılarını kaybeder; bize yapılanlar ise şaşırtıcı bir berraklıkla hatırlanır. Yaptığımız kötülükler yıllar içinde “o şartlarda başka çarem yoktu” cümlesine dönüşürken, bize yapılan kötülüklerin dosyası çoğu zaman ilk günkü hâliyle saklanır.
İnsan yalnızca yaptıklarını değil, kendisi hakkında anlattığı hikâyeyi de korur.
Belki asıl mesele burada başlıyor.
Bir kez kendimize “Ben iyi bir insanım.” dediğimizde, yaptığımız kötü şeyleri o kimliğin içine sığdırmak zorlaşır. O zaman davranışı değiştirmek yerine davranışın adını değiştiririz. Kabalık “açık sözlülük”, kıskançlık “korumacılık”, korkaklık “tedbir”, çıkarcılık “kendini düşünmek”, intikam ise “hakkını aramak” olur.
İnsan bazen günahından önce sözlüğünü düzeltir.
Bir de görünme meselesi var. Modern insan sürekli sahnede. Herkes az ya da çok bir vitrin işletiyor. Ne kadar okuduğunu, ne kadar duyarlı olduğunu, ne kadar adil olduğunu, hangi haksızlığa ne kadar öfkelendiğini göstermek zorunda hissediyor kendini.
Burada erdem ile erdemin gösterisi arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
Elbette cömert bir insan cömertlikten söz edebilir, dürüst biri dürüstlüğü önemseyebilir. Mesele konuşmak değil; sözü davranışın yerine koymak. İnsan, söylediği şeyi yaptığına dair bir delil zannetmeye başladığında sorun başlıyor. Ahlak, insanın kendisine verdiği bir unvana dönüşüyor.
Bir tanıdığım vardı. Neredeyse her sohbette dürüstlüğünden bahsederdi.
“Ben yüze söylerim, arkadan konuşmam.” derdi.
Sonra fark ettim; bu cümleyi çoğu zaman birinin arkasından konuşmaya başlamadan hemen önce kuruyordu. Cümle bir giriş kapısıydı. Ardından yapacağı şeyi peşinen temize çıkaran küçük bir izin belgesi.
Dürüstlük iddiası, dürüstsüzlüğün ruhsatı olmuştu.
Toplumlarda da benzer bir çelişkiye rastlamak mümkün. “Namus”, “onur”, “ahlak”, “vicdan” gibi kelimelerin çok sık kullanılması, o değerlerin mutlaka güçlü olduğu anlamına gelmez. Bazen tam tersine, sürekli konuşulan değer ile gündelik hayatta yaşanan gerçeklik arasındaki mesafeyi gösterir.
Çünkü değerlerin gerçek sınavı kelimelerde değil, maliyet çıktığında başlar.
Dürüstlük, doğruyu söylemenin size hiçbir şey kaybettirmediği anda kolaydır. Adalet, çıkarınızla çatışmadığı sürece konforludur. Sadakat, önünüze daha cazip bir seçenek çıkana kadar ucuzdur. Ahlakın ağırlığı, insanın bir bedel ödemesi gerektiği yerde ortaya çıkar.
Suyun bol olduğu yerde kimse sabahtan akşama kadar suyun varlığını ilan etmez.
Ne yapmalı peki?
Kendini kötü ilan etmek de çözüm değil. O da başka türlü bir gösteriye dönüşebilir. “Ben zaten berbat bir insanım.” demek bazen hesaplaşmak değil, sorumluluktan erken tahliye talebidir. İnsan kendisini baştan mahkûm ederek yaptığı her şeyi açıklamış olmaz.
Belki en dürüst pozisyon, kendini sürekli iyi ilan etme ihtiyacını bırakmaktır.
Bir davranışı yaptıktan sonra hemen savunmaya geçmek yerine önce ne olduğuna bakmak.
“Ben böyle biri değilim.” demek yerine:
“Bunu ben yaptım.” diyebilmek.
İkisi arasında koca bir olgunluk mesafesi var. Birinci cümle kimliği korur, ikinci cümle gerçeği kabul eder. Birincisi kendimizi savunur, ikincisi kendimizle yüzleştirir.
Ve şunu görmek gerekir: Kötülük dediğimiz şey çoğu zaman büyük anlarda değil, küçük anlarda üretilir.
Kimse bir sabah kalkıp “Bugün alçaklık yapayım.” demiyor.
Küçük bir yalan söyleniyor. Küçük bir haksızlığa göz yumuluyor. Küçük bir kayırma yapılıyor. İşimize gelmediği için küçük bir suskunluk tercih ediliyor. Birinin hakkı biraz yeniyor, bir başkasının arkasından biraz konuşuluyor, bize fayda sağlayan yanlış biraz görmezden geliniyor.
Sonra bütün bu “biraz”lar birbirine ekleniyor.
Herkes ortaya küçücük bir pay bırakıyor ve sonunda ortaya kimsenin tek başına yaptığını kabul etmediği devasa bir çürüme çıkıyor.
Kimse kendi payını göremiyor; çünkü herkesinki küçük.
İşte baştaki aritmetik hatasının cevabı burada.
Yüz dürüst insan, yüz küçük kabahatle koca bir çürümeyi üretebilir. Üstelik bunu yaparken yüzü de kendisini hâlâ dürüst sayabilir.
Şimdi soruyu tersine çevireyim:
Herkes bu kadar dürüstse, bu yalanları kim söylüyor?
Hepimiz.
Sadece hiçbirimiz o “hepimiz”in içinde kendimizi saymıyoruz.













