Bir şehri sevmek, onun kusurlarını da sevmektir derler. Eğer mevzu Ankara ise, bu kusur genellikle “gri” kelimesiyle özetlenir.
Dışarıdan bakanlar için Ankara; bürokrasi demektir, takım elbiseli ciddiyettir, bitmek bilmeyen resmi kurumlardır. Ama aslında Ankara, Türkiye’nin en büyük açık hava tiyatrosudur ve başrolde her zaman o kendine has, samimi insanı vardır.
Mesela dünyanın başka hangi şehrinde bir insan, yön tarif ederken kutup yıldızını değil de “Dost Kitabevi’nin önü” veya “Gimsa’nın hizası” gibi görünmez nirengi noktalarını kullanır? Ankara’da adres sormak kuantum fiziğinden daha karmaşıktır. Adamı Kızılay’da durdurursun, “Kardeş burası neresi?” dersin; yüzüne uzaylı görmüş gibi bakar ve “La bura Kızılay işte, neyini soruyon?” der. Ya da bir yere gitmek istersin, aldığın tarif tam olarak şudur: “Düz git, az ileride ‘la ne ara geldik’ dediğin yerde sağa dön.” İşin garibi, o karmaşada herkes yolunu bulur.
Bir de şu meşhur deniz meselesi var tabii. İstanbul denizine güvenir, İzmir körfezine. Ankara insanı ise denizinin olmamasıyla öyle bir barışıktır ki, Mogan Gölü’nün kenarına havlu serip güneşlenen, Kuğu Park’taki fıskiyenin suyunu bile Akdeniz coşkusuyla izleyen bir halktan bahsediyoruz. Dünyanın en büyük paradoksu da Ankara’da yaşanır: Denizi olmayan şehirde, herkesin arabasının arkasında “Bodrum Hatırası” veya balık çıkartması vardır. Çünkü Ankara insanı umut etmeyi sever.
Ankara ciddidir derler ya, inanmayın. Ankara, en sert ayazda dolmuş kapısında “Kaptan az ileride tükürsem durur musun?” diye pazarlık yapan üniversitelilerin, arkadan uzatılan parayı alırken “Kaptan, arkadan iki öğrenci bir de ‘öğrenci gibi duran’ tam uzatıyor” diyen dolmuş muavinlerinin şehridir. Ya da kışın buz tutmuş kaldırımda penguen gibi yürümeye çalışırken, yere kapaklanan yabancıya el uzatmak yerine “Geçmiş olsun ortak, buranın buzu meşhurdur” diye ayaküstü brifing veren amcaların memleketidir.
Protokol yolunda kırmızı ışıkta beklerken hayatın anlamını sorgulatan, reyon aralarında koştururken memleketin yükünü omuzlayan ama akşam olunca dost meclisinde bir bardak çayla tüm yorgunluğunu unutan insanların yeridir burası.
Sözün özü; Ankara gri bir şehir olabilir, ama o griliğin içine öyle bir hayat neşesi, öyle bir samimiyet gizlenmiştir ki, buranın insanı rengini tabelalardan değil, kalbindeki dürüstlükten alır. Hani derler ya; Ankara’dan kaçmak kolaydır ama Ankara’yı içinden atmak imkansızdır. Çünkü burası, sadece yaşanılan değil, sonuna kadar hissedilen bir şehirdir.











