Türk Dili ve Edebiyatına, Türk Şiirine ve Türk Şairlerine Vefa Yazı Dizisi;
3. Söyleşi — Tahir Sadi
Türk Dili ve Edebiyatına, Türk Şiirine ve Türk Şairlerine Vefa Yazı Dizimizin üçüncü söyleşisinde; şiiri yalnızca kelimelerden ibaret görmeyen, edebiyatı insanın kendisini, hayatı ve varoluşu sorgulama biçimlerinden biri olarak değerlendiren değerli bir kalemi ağırlıyoruz: Tahir Sadi.
Tahir Sadi’yi benim için ayrıca değerli kılan bir başka yönü ise onu yalnızca bir şair ve yazar olarak değil, sosyal medya üzerinden tanıdığım, bir şekilde yollarımızın kesiştiği ve zaman içerisinde edebiyat ve düşünce üzerinden iletişim kurduğum bir arkadaşım olarak da tanımış olmam. Edebiyatın insanları kelimeler aracılığıyla birbirine yaklaştıran, farklı dünyaların kapılarını aralayan güçlü bir yanı var. Tahir Sadi de yazdıkları, sorgulayan düşünce dünyası ve edebiyatın yanı sıra felsefe ve sosyolojiye duyduğu ilgisiyle çok yönlü özel bir isim.
Bu söyleşide; şiirden romana, Erzurum’dan İstanbul’a, çocuklukta başlayan okuma serüveninden Rüzgar Sepeti‘ne ve insanın kendi hakikatini arayışına uzanan edebiyat ve düşünce yolculuğunu konuşacağız.
Değerli Tahir Sadi, Türk Dili ve Edebiyatına, Türk Şiirine ve Türk Şairlerine Vefa Yazı Dizimizin üçüncü söyleşisine hoş geldiniz. Sizi burada ağırlamaktan ve bu edebî yolculuğa birlikte tanıklık etmekten memnuniyet duyuyorum.
Öncelikle sizi tanımak isteriz. Tahir Sadi kimdir? Bize kendinizden ve hayatınızdan söz eder misiniz?
Merhaba, öncelikle nezaketiniz ve samimi davetinizden ötürü size teşekkürlerimi sunuyorum. Bu denli yoğun bir yaşam mücadelesinde ve koşturmaca içerisinde başarılı, dinamik bir şekilde kendinizi bize tanıttığınız için inanın size sizin adınıza teşekkür ediyorum. Gerçekten tanımaktan bahtiyarlık duyduğumu bir kez daha ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum.
Tahir Sadi, 1978 yılında Kasım ayında Erzurum ilinde, merkez Muratpaşa mahallesinde dünyaya geldi. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım Erzurum’da geçti. Çok erken yaşlardan itibaren sürekli okudum ve merakla konuları, süreçleri ele aldım. Zannederim erken yaş kararlılığımdan dolayı ortaya çıkan en iyi ve köklü yanım sürekli araştırma ve okuma hevesim. İlk şiddetli kırılma evrem diyeceğim bir değil birden fazla merhale olduğundan ben şu zamandan itibaren ben oldum diyemiyorum. Belki söyleşinin ileri safhasında ara ara değineceğim açılımlarla daha net anlaşılmaya sebep olabilirim. Askerlik vazifemi 1999 yılında Şırnak ilinde Bestler Derler bölgesinde yaptım. Askerlik sonrası ise bir süre sigortacılık daha sonra finans ve muhasebe alanında yöneticilik yaptım. Meslek olarak muhasebecilikten emekli olmuş bir vatandaşım. Şimdilerde artık daha sakin bir iş hayatı içerisindeyim ve yazma yönüne ağırlık vererek günlerimi geçiriyorum.
Edebiyatla ilk karşılaşmanız ne zaman ve nasıl oldu? Yazmaya başlamanızda sizi etkileyen ilk kişi, eser veya düşünce neydi?
Edebiyat değil de okuma ve yazma üzerine olan yaşam disiplinim ilkokul ikinci sınıftan itibaren başladı diyebilirim. Çocukluğum dedem ile birlikte hemen hemen her akşam kitap okuma şöleni gibi geçti ve ben bu vesile ile marjinal bir yönde fikir atlasım oluştu geliştikçe de daha çok okudum. Ne tür okumalardı diye
sormadan ben söyleyeyim. İslami ilimler ve tasavvuf üzerine eserler okudum. Tuhaf olansa gündüzleri de gazetelerin karikatür köşelerini veya fotoroman eklerini okurdum. Yani demem şu ki akşamları dini ve tasavvufi, gündüzleri ise karikatür ve fotoroman ekseninde olan zengin hayal dünyam vardı. Bu “farklı
mahalle” git gelleri beni edebiyattan daha başka mecralara –düşünmeye- taşıdı. Roman, şiir, öykü gibi eserlerle ben daha ileri yaşlarda ortaokulda tanıştım. Ortaokul yaşantımda ise Türkçe öğretmenim vesilesi ile tiyatro, kompozisyon, şiir uğraşıları beni başka mecralara aldı götürdü. 1992 yılında Kutlu doğum haftası vesilesi ile ilk defa şiir yazdım ve bu şiirle Erzurum il ikincisi oldum. Kompozisyon yarışmasında o yıl ortaokul seviyesinde yarışma olmadığından Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmenim eserimi liseler branşında sunmuştu. Kompozisyonda da liseler arasında üçüncülük almıştım. Ödülüm ise şiir alanında iki cilt Riyazus Salihin, kompozisyonda Siyer-i Nebi olmuştu. Böyle başladı denilebilirse böyle olsun.
Tahir Sadi adı sizin için yalnızca bir yazar adı mı, yoksa edebî bir kimliği ve duruşu da temsil ediyor mu? İsminizin arkasındaki anlamı merak ediyoruz.
Tahir kişisi, aslında her şeyi sorgulayan çocuk olamayan haylaz insan yavrusu. Sadi ise, herkesin tuhaf diyerek baktığı o haylaza adam diyen bir üstad. Ne demek istiyorum? Tahir, aslında durduk yere sorup sorgulayan bir çocuk olmadı. Tahir, öncelikle ölen kardeşini aradı, yani Mahir’i. Ben henüz dört yaşında iken ölen bir kardeşim vardı ve onu merak ediyordum. Daha sonra kardeşimle aynı yıl ölen bir de
Mestan isimli beyaz bir kedim vardı. Ben bu iki ölümle birlikte anneme, babama aynı evde kardeşleri gibi büyüdüğüm amcalarıma sorup dururken babannem birgün “onlar Allah’a gitti” demişti. O gün ben hem kardeşimin hem de kedimin Allah’a gittiğini öğrendiğimde çocuk aklımla Allah’ı bulup kardeşimle birlikte
kedimi eve getirmeye çalışan biri oldum. Sadi isminin hikayesi ise; on yedi yaşımda iken kaybettiğim rahmetlik dedemin yokluğundan sonra bayağı boşluğa düştüm. Kendi fikir dünyamda boğuluyordum,
hatta kendimi ihmalden dolayı zatürre olmuştum. Okumaya başladığım ilk günden itibaren beni hiç yalnız bırakmamış olan tek sığınağım o adam gitmişti ve zamanla ben artık iyice anlaşılmaz oldum. Hatta beni aptal gören insanlar arasında yaşamaya başlamıştım diyebilirim. O günlerde beni gereksiz kalabalıklardan çekip kendi eserlerinde adeta yeni ufuklar açan Sadi Şirazi’den miras aldım. Sadi Şirazi’nin Bostan adlı eserini Şırnak gibi bir yerde dağlarda askerlik yaparken bile yanımda torbaya sarıp sarmalamış halde taşıyordum.
Şiir ve roman arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Kendinizi öncelikle şair, romancı ya da yazar olarak mı tanımlıyorsunuz?
Şiir ile Roman / Şair veya yazar… Bu konuda ben bir ayrışım gösteremiyorum. Nihayetinde bu sanki birisi bana uzakta bir yerde bulunan iki kişiyi göstererek “uyuyan mı yoksa ayakta olan mı yaşıyor” sorusunu sormuş gibi hissettiriyor. Nihayetinde her ikisi de yaşamakta bana göre. Ayakta olan uyuyanın başında nöbettedir, uyuyan ise az evvel nöbetini ayakta olana devredip dinlenmeye geçmiştir diye düşünürüm. Şair değilim bunu net söylerim, ama kimse de bana şair değilsin diyemez!
Şiirlerinizde ve yazılarınızda felsefî, mistik, mitolojik ve varoluşsal çağrışımlar dikkat çekiyor. Bu kavramlar sizin edebiyatınızda nasıl bir karşılık buluyor?
Varoluşsal, mitolojik, mistik, felsefi… İnsan denilen başka nedir ki? Edebiyat benim için bir çizginin dışında başlayan öteki yer değil. Edebiyat ben dediğim ve hissettiğim, anladığım, kendimden asla çıkaramayacağım benliğim demek. Dolaysıyla ağzımdan çıkan sese yüklediğim hislerimle, ellerimden çıkan
harflere kattığım anlamla var olan kimliğimdir. Her ne olursa olsun benim için edebiyat demek “ben” demek. Yunus Emre’ye edebiyatçı diyemem ve Goethe de şair değildir benim dünyamda. Fakat her ikisinin ortak bir yeri ve ortak bir derdi vardır benim hissiyatımda. Goethe’nin arayışına Yunus Emre’nin “ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir…” söylemi kafi gelmeyecek midir? Bu nedenle ben insan denen varlığın kendini sorgulaması safhasını saygıyla ve hürmetle destekliyorum. Akımları bahane edebilir, dini bahane edebilir, isyanı bile bahane edebilir. Her ne olursa olsun insan muhakkak kendini bilmek zorundadır. Çağrışımlar yaptığım doğrudur, şiirin veya edebiyatın görevi bu kadardır, daha fazlası değildir. İnsan nedir sorusunun net cevabına varma telaşı diyebilirim.
“Nefha” ve “Esrarlı Düşler” “Makber ve Kamer” gibi şiir başlıklarınızdan hareketle, şiir dünyanızda sembol ve imgenin önemli bir yer tuttuğu görülüyor. Bir şiiri oluştururken imge mi sizi yönlendirir, yoksa düşünce mi?
Ben yönlenme içerisinde asla olmadım. Şu şaire veya şu yazara benzeyeyim demedim. Sürekli yaşayışımın ve düşüncemin en söylenebilir yönünü icra ettim. Şiir imgedir, yoksa anlatılabileni yazarak ortaya çıkarıp bunu da gerinerek söylemek şiir değildir. Hele hele şairlik hiç değildir. Dikkat etmişsinizdir, benim şiirlerimde yürek, böbrek, ciğer… sakatat karalamaları yoktur. Ay gibi, gül gibi, çiçek gibi, zeytin gibi, kiraz gibi… bu tür söylemler de yoktur. Şiir “gibi gibi” demek değildir. Şiir tembih, öğreti de değildir. Zannettirme
sanatıdır, düşündürme ve vardırma sanatıdır. Elmaya ithafen “Ey elma sen elmasın, ağaçta yoktun suladım toprağı/Sen ağaç değilsin ben seni topraktayken sevdim/ Seni yiyemezsem ben ölürüm” diyerek zırvalamak bana göre şiir değildir.
Şiir yazmak benim dünyamda mühim değildir, hatta hiç önemli değildir. Dünya şiirinde hemen hemen her kıtadan, her ülkeden en az on şairi, bir dönemin değil o ülke tarihi içerisindeki çeşitli zaman aralıkları ile kendilerine, dönemlerine has duygularını anlamak için şairlerden şiirler okudum, inceledim. Tek derdim şu idi “bu insan burada ne yaşamış ki toplumda olan herhangi biri olarak bu sözü bu insan böylesine söylemiştir”. Rilke’yi okurken, Edgar Allen Poe’yi unutmadım. Lord Byron okurken Atilla Jozefi es geçmedim. Sadi ile Hafız bana yeter diyerek Furuğ’u veya Ahmet Şamlu’yu okumamazlık etmedim. Cahit Zarifoğlu varken Andrey Voznesenski okunmaz demedim. Pablo Neruda okurken de Hu Shih okumamazlık etmedim. Bu nedenle sorunuza şöyle diyeyim; duygu yönlendirilemez, duygunun esiri olunur. Ben bir
konu üzerine yazacağım derim ve dediğim şeyi kelimelerin altına saklarım.
2024 yılında Mythos Kitap tarafından yayımlanan Rüzgar Sepeti adlı romanınızdan söz edelim. Bu kitabı yazma fikri nasıl doğdu ve “Rüzgar Sepeti” adı sizin için ne ifade ediyor?
Romanı yazma sebebim dediğim gibi yaşamım ve düşüncelerimin sergilenişi. Benim ilk eserim Rüzgar Sepeti rüyalarımın tetiklemesi ile ortaya çıkan bir eser. Rüyalarımın beni iteklediği çıkmazları anlamlandırmaya çalışırken vardığım ve bile isteye işlediğim ama sebebini yıllar sonra tam kavradığım bir eserdi. Sürekli dürtüler ve iç sancılar çektiğim yıllarda daha fazla dayanamadığım bir gece de kendimi Sarayburnu’nda yağmur altında iri kayalıkların üzerinde kapkaranlık denize bakıp ağlarken buldum ve o gece 2007 yılı idi. Böylece başladığım bu eseri daha sonra 2009 yılında İstanbul’da bitirdim. Ben aslında hiçbir eserimi yayınlamayacaksam kağıda dökmem zihnimde barındırırım ve gerektiğinde ortaya çıkarırım. Bu eserim de öyle oldu. 2023 yılında kağıda döküldü. Eserim aslında o kadar içsel bir döngünün dürtüsü ki yaşadığım bir takım anıları kaleme almışcasına işledim. Biliyordum ama bildiklerimi ne diye ve nereden biliyordum bunu bilmiyordum. Ardınca beklediğim her sorunun cevabı sonra bir gün Carl Gustav Jung “Anılar ve Düşler” adlı eserini okuduğumda ortaya çıkmaya başladı. Durmadım ve bu eserin ardından tüm eserlerini okudum. Carl Gustav Jung ardından Joseph Campell “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” ve onun ardından Mircea Eliade “İmgeler ve Simgeler” daha sonra yine Mircea’nın “Dinsel inançlar ve Düşünceler” eserlerini de okudum. Nihayetinde yazdığım eserin bana ne anlattığını anladım. Rüzgar Sepeti ilk eserim, Kırağı adlı bir eserim daha var, Temas ise üçüncü romanım. Fakat yayınlar mıyım? Galiba hayır! Eserlerim bana, beni ifade ediyor ve bundan daha değerli olan bir kazancım yok. Türkiye maalesef okuma açısından çok ama çok kötü durumda.
Yayınevleri yine maalesef diyerek “konsept” denen zırva bir kelimenin ardında saklanmakta. Üstelik kendine bile ait olmayanın arakasında sıkışmış, çürümüş leşini güzelleştirmeye çalışmakta. Kendilerine sunulan esere bakınıp “bu kaç lira kazandırır bana” demektedirler. Para kazandırma olasılığı varsa iyi eser deniliyor, para kazandırmayacaksa e-posta adresinde “yazdığınız esere kötü diyemiyorum ama yayınevimiz –konseptine- uygun değildir” cümlesini defalarca okursunuz.
Rüzgar Sepetinin tanıtımında insanın sorgulamaktan ve düşünmekten uzaklaşması, korku, merak, kudret ve yaşam gibi meseleler öne çıkıyor. Sizce modern insanın en büyük problemi nedir: düşünmemek mi, sorgulamamak mı, yoksa kendi hakikatinden uzaklaşmak mı?
İnsanın en büyük problemi insan olduğunu unutmasıdır. Eserimde ana konu insan ve bunu anlatırken Tanrı-İnsan-Doğa üçgeninde anlatmaya çabaladım.
Tanrı, insan olmadan da Tanrı mıdır?
İnsan, Tanrı’yı tanımadan da insan mıdır?
Doğa, insan olmadan Tanrı için yeterli midir?
İnsan, doğa karşısında Tanrısal mı, yoksa oyuncak mıdır?
Bunların elbette ortaya çıkması veya sorulması yeni değil ama eskimeyen özelliktedir. Ben daha başka bir yönden, daha marjinal yönden ele alma gayretine düştüm. İbni Sina ile Descartes, Rüzgar Sepeti’nde bir esinti gibi bunu hep sorup duruyor. Fakat dahası bu eser insana “Sen nereden geldin” sorusunu soruyor.
“Nereye gidiyorsun” veya “sen insansın ve öleceksin, Tanrı var” demiyor. Diğer bir yönden ele alarak bir noktadan da Martin Heidegger’in 1927 yılında yayımlanan Varlık ve Zaman adlı eserine kardeş olmaya çabalıyor.
Şairin ve yazarın topluma karşı bir sorumluluğu olduğuna inanıyor musunuz? Edebiyat yalnızca estetik bir alan mıdır, yoksa insanı ve toplumu dönüştürme gücü de taşımalı mıdır?
Şöyle diyeyim, az evvel sürekli en önemli, en olmazsa olmazları anlatmışım gibi bir havaya bürünmüş sayılmayayım. Edebiyat yalnızca estetik alan ve oyundur. Şair veya yazar kendini fazla kasmasın, nihayetinde Allah peygamberlerine bile “siz sadece tebliğ edin ve geri çekilin” demiştir. Peygamberlerin bile toplumu hele hele daha mikro olarak tek bir insanı dönüştürmesi asla mümkün değilken şair
veya yazar bunu asla başaramaz, haddi de değildir. Düşünelim ki son peygamber özelinde ele alırsak (benim için sarsıcı ibrettir); kendisini çocukluğundan itibaren büyüten amcası Ebu Talip’e bile etki edememiştir. Ki, Ebu Talip aynı zamanda ilmin kapısı denen Hz. Ali’nin de babasıdır. Dolaysı ile şair ya da yazar kendini bu konuda fazlaca kasmasın. Cahil veya neyin ne olduğunu bilmeyen duygularına haz arayan birkaç insanın aklını çelip onlarla oynaşabilene de şair demiyorum. Her kim olursa olsun şair ya da yazar kisvesi ile “Ben toplum adına söz söylüyorum” yaygarasından uzaklaşsın. Peygamberin dahi yetkisi olmadığı bir sahada hiç kimse kurtarıcı veya üstün insan sıfatıyla söylem geliştiremez. Siyasal, kültürel, cemiyet yahut sosyete içerisinde özel figür olma yolunu benimsemiş olanlar vardır ve olabilir de. Fakat zaman sonra bu insanların hepsi kuru yaprak gibi dökülmüştür.
Günümüzde şiir çok geniş bir kitleye ulaşıyor; ancak sosyal medya nedeniyle şiirin hızlı tüketildiği de görülüyor. Sizce dijital çağ şiiri güçlendirdi mi, yoksa şiirin derinliğini ve sabır isteyen okuma kültürünü mü zayıflattı?
Şiirin ya da edebiyatın hatta bilginin zayıflığı ya da güçlülüğü diye bir analiz içerisine giremeyeceğim. Neden diye soracak olursanız şunu açıklayayım. Düşününüz ki, Endülüs veya İstanbul fethi olmasa bugün Sokrates, Platon Avrupa’da hatırlanmayacaktı. 12 ila 15. Yüzyıllar arasında ne oldu da bu muhteşem dahiler ve eserleri antik yunan felsefesi kendi topraklarında unutuldu. Sosyal medya yoktu, orta çağ denen bir dönem doğu insanlığı için aydınlık iken batı için neden karanlık oldu. Sosyolog nazariyesi ile dile getirmek gerekirse; Jürgen Habermas, 18. yüzyıl Aydınlanma dönemindeki “burjuva kamusal alanını” kahvehaneleri, edebiyat salonlarını, dergileri ele alır. O dönemde şiir ve fikir, bireylerin akıl yürüterek, derinlemesine tartıştığı ve nitelikli bir süzgeçten geçirdiği bir müzakere alanı idi. Ancak kitle iletişim araçlarının ve bugün sosyal medyanın baskın hale gelmesiyle bu kamusal alan yapısal bir dönüşüme uğramıştır. Habermas’ın Frankfurt Okulu geleneğinden gelen eleştirisiyle; rasyonel-eleştirel kamusal alan yerini “tüketim
kamusallığına” gösteri toplumuna bırakmıştır. Şiire Yansıması ise sosyal medyada yayımlanan şiir; üzerinde düşünülen, felsefi süzgecinden geçilen bir sanat eseri olmaktan çıkar. Algoritmaların ve “beğeni”
–like- ekonomisinin kurallarına boyun eğerek anlık haz üreten bir tüketim nesnesine dönüşmekte. Şiir, kaydırılan ekranda hızla tüketilip geçilen bir görsel/işitsel uyarıcıdır. Habermas’çı bir bakışla bu durum, eleştirel aklın ve sabırlı okuma kültürünün tasfiyesi olmuştur diyebilirim. Sokratesi unutan insan
dünyası ile bugün şiiri unutan insan arasında bir damla farklılık yoktur. İddia ediyorum bugün ışıltılı gelen bu sosyal ağ pek yakında insanların daha üst versiyon başka bir dönüşüme şahit olacaktır. Bizler televizyon, bilgisayar, cep telefonu ve internet gibi hızla gelişen tekno dünyayı ilk gününden birebir gelişimini yaşayan insanlarız. Hiçbiri yokken biz vardık ve en son nesil, kendini en üst gören yeni yetmelerden daha bilgiliyiz. Disket kullanmasını biz biliyoruz. Hatta şunu diyeyim ben bilgisayar dersimi Erzurum Lisesi’nde C Basic kodlama olarak öğrendim. Tahtaya “C: Dır / enter” gibi veya “Run” komutları gibi aklımda pek ne hatıra yok ama bu tür temel yazılım dersleriyle başlamıştım.
Türk şiirinin geçmişten bugüne uzanan çizgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Divan şiirinden halk şiirine, Cumhuriyet dönemi şiirinden günümüz şiirine baktığınızda bugün Türk şiirinin en önemli meselesi sizce nedir?
En önemli diye bir mesele veya sorun çeşitliliği yok bana göre. Tek bir sorun vardır ve bu da maalesef tüm dünyada artık klasik “insan” düşünce sistemi oluşmamaktadır. Her insan adeta kendi başına kendisinin Tanrı’sı. Ve bu bireysel Tanrı bir başka bireysel Tanrı ile çatışma halinde olmaya “yaşamak” demekte.
Toplum ve aidiyet fikri parçalanmakta olduğundan her insan bir birey ve hür birey safsatasıyla uyutulmaktadır. Romanımda buna “Kör Tanrı” benzetmesi yapmıştım.
Sizi etkileyen Türk şairleri kimlerdir? “Bu şair benim şiir anlayışım üzerinde iz bıraktı” diyebileceğiniz isimler var mı?
Ben etkilenme diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Gelişim denebilir ama bir insan bir diğeri gibi olamıyor. Bir şair ya da yazar ben bu şairi örnek aldım derse o şair ya da yazar “kopyacı hırsızdır”. Bir limon ağacı aynı bahçede olduğu elma ağacına özenerek veya etkilenerek elmaya dönüşemez. Aşılanırsa belki melez
bir varlık olur. Yalnızca düşünce dünyamda analiz ve gözlemde iki insanı tanımaktan onur duydum. Sadi Şirazi ve Said Nursi. Çok başka gözlem yetenekleri varmış.
Bir şairin veya yazarın kendi sesini bulması sizce nasıl mümkün olur? Taklitten özgünlüğe geçişte yaşanan en büyük sınav nedir?
Zannederim az evvel bunu dile getirmiş oldum. Her insan özgündür ve başlı başına en ilk örnektir. Aynı anne ve babadan doğanlar asla aynı kalite veya aynı anlayışta olamıyor. Peygamber hayatından çok ibretler olduğundan hep bu sahneleri yaşarım. Bedir Savaşı’nda baba ile oğul karşı saflarda kılıç kuşanmışlardı. Yani her insan değil ki yazar, şair, düşünür olsun her insan şahsına münhasırdır. Bir bebek ekşi sevmezken diğer bebek tatlı sevmiyor. Anneler bazen zorlanıyor mama yedirmek için. Bu da bana ayrı bir ibret vesilesidir. Bebek neden tatları ayırt eder. İnsan kendini yaşayamıyorsa Hz. Yusuf’u hatırlasın. Yaşanılacak yerde değildir. Ya kuyu da ya da zindanda. Özgürlük diye bir şey söz konusu değil insanlık kimliğinde. Allah Zariyat suresinde 50. Ayette “Allah’a firar edin” buyurmakta. Esaret olunan yerden özgürlüğe firar edilir. Demek ki bizler esaret altındayız.
Bugünün genç şair ve yazarlarına baktığınızda onları umutlandıran ve kaygılandıran şeyler nelerdir? Genç bir kaleme tek bir tavsiye verme hakkınız olsaydı ne söylerdiniz?
Kimseden nasihat almadım çünkü ben hem yazar hem de şairim. Eğer öğüt tutacaksa o kişi ne şair ne de yazar olabilir. O kişi benim gözlerimin içine bakıyorsa ona sadece “git başımdan” derdim. Şair ve yazar zamana, insana, topluma, kendine de muhaliftir. Asla söz dinlemez, asla riayet etmez.
Son olarak, sizi ilk kez okuyacak olanlara Tahir Sadi’yi nasıl anlatırsınız? Okurun sizin eserlerinizde hangi soruyla karşılaşmasını ve kitabı kapattığında hangi duyguyla kalmasını istersiniz? Kendi edebî manifestonuzu birkaç cümleyle nasıl ifade edersiniz?
Romanımın önsözü;
Anlamadan anlatmadım. Anlamın anlamı anlamın anlamını anlayanların anlamında anlamlanırmış. Anlamlanmayan anlatıl(a)maz.
Son olarak da size şunu ifade edeyim; bu söyleşi ile kendimi açıklama, hislerimi ifade edebilme fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederim. Saygı ve sevgilerimi arz ediyorum lütfen kabul buyurunuz.
Kıymetli dost Tahir Sadi; samimi sohbetiniz, kıymetli düşünceleriniz ve bu söyleşiye ayırdığınız zaman için teşekkür ediyorum. Sizi tanımış olmaktan ve bu güzel sohbeti gerçekleştirmiş olmaktan memnuniyet duyuyorum. Bundan sonraki edebiyat yolculuğunuzda kaleminizin daim, yolunuzun açık olmasını diliyorum.
Sizi bir şair ve yazar olarak tanımak elbette kıymetli; fakat sizi bir arkadaş olarak tanımış olmak da benim için ayrıca güzel. Umarım bu söyleşi, aramızdaki dostluğa ve edebiyat üzerinden kurduğumuz güzel iletişime küçük ama anlamlı bir hatıra olarak kalır.
Tahir Sadi ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, kendisini ve edebiyat dünyasını daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Şiirden romana, düşünceden insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye uzanan bu güzel sohbetin, onun kalemini ve dünyasını tanımak isteyen okurlar için de kıymetli bir iz bırakacağına inanıyorum.
Türk Dili ve Edebiyatına, Türk Şiirine ve Türk Şairlerine Vefa Yazı Dizimizin üçüncü söyleşisinde bizimle olduğunuz için teşekkür ederim. İyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki edebiyat gibi güzel bir ortak paydada buluşmuşuz.
Bir başka söyleşide, başka bir kalemin dünyasında yeniden buluşmak dileğiyle…
- NEFHA I-
Kimsin Nefha?
Toprağın çığlığında senin dedikodun.
Üzümlerin kanında uyumuşsun,
Ne bu kin, kimsin Nefha?
Güneş neden başını eğdi, ay niçin korkak ve eksik.
Neler oluyor anlat bana.
Denizler karanlığı ne diye sever, kadınlar niçin ağlar?
Tırnaksız bebekler sütü neden kan gibi emer?
İnsanı anlat bana,
İblis, insandan ne diye kaçar?
Avucuna dua olan peygamberleri de anlat.
Göğü saran bulutları ve içinde ateşsiz yıldırım uykularını.
Anlat bana Nefha!
Şeytana bakan Allah’ı nasıl bilmeliyim?
Secdeye kapanmış Âdem’i.
İnsan niye zalim, merhamet neden insan denen can için.
Kediler de tövbe eder mi, meleklere misafir olunur mu?
Neler oluyor içimde, bana anlat ben kimim?
Bana kalbimi veren bana ne diye güvendi?
Bilmediklerimi bildirin, yeryüzü doyurmuyor beni
Allah’ım merhamet, merhamet, merhamet.
Deliriyorum Nefha!
Bu sevda beni diriltmeyecek
Anlatsın biri bana
Bu tılsımlardan ölüyorum.
Düşlerimle avlandım, gönlümü kemiren şeytan değil.
Sensin, sen!
İntikam değil, bu olsa olsa aşk
İntikam değil, bu olsa olsa aşk!
İç çekişen âlemin içinden âlemi var eden.
Ölümden hicretler var önümde, deveran nereye?
Ötelerde kurulan evler kimin?
Dünyayı bilemedim henüz, bu sancılı kervanın hangi heybesindeyim.
Dağ üstlerinde oynaşan yıldızların dövünüşüne,
Gözyaşlarının inişine yemin ettirin!
Nefha, aynaların girdabında kâinat geberebilir
Kılcal sancıda en ıstıraplı ah yeri ve göğü sarsabilir.
Tutunmak istemiyorum endişelere, kedere ve yokluğa.
İçime düşen Meryem, sen işit beni.
Ben oyuncak değiştiren çocuk değilim
Rabb, su ve hurma
Nefha, bana aşkı fısılda.













Edebiyata bu denli değer veren yüreğinize sağlık Jale hanım değerli yazarları şairleri bizlere tanıtma anlamında çok güzel bir çalışma.Edebiyatın sizin gibi yüreklere ihtiyacı var.Şair arkadaşımı kalemdaşımı da tebrik eder bol okuyucular dilerim.
Vakur, bilgin ve asil duruşunuz için sizi tekrar tebrik ediyorum. Daha da güzel eser ve sunumlarınız olsun dilerim.
Saygılarımla.