Gündemi değiştirme sanatı, modern siyasetin en maharetli oyunlarından biri haline geldi.
Farklı rollerdeki aktörler, bir sahnede perde arkasından birbirleriyle sözüm ona mücadele ederken, esasen aynı hikâyeyi oynuyorlar. Bir yanda bir yasa, öte yanda bir anayasa maddesi; kimi zaman ise dış mihrakların “görünmeyen elleri.” Hepsinin ardında, aynı tarihsel kökene dayanan, aynı ideolojik kodlarla biçimlenmiş bir zihniyet var.
Bu insanlar, benzer tarihsel travmaların çocuklarıdır. Soğuk Savaş’ın gölgesinde büyüyen bu nesil, darbelerle, ekonomik çöküşlerle, dış müdahalelerle yoğrulmuş bir kolektif bilinçaltına sahiptir. Dünya görüşleri, sürekli bir tehdit algısı üzerine inşa edilmiştir. Onlar için her başarısızlık, her kriz, mutlaka bir “ortak düşman” figürüyle açıklanmalıdır. Çünkü düşmansız bir dünya, onların kimliklerini de tehdit eder. Komplolarla nefes alır, hayali düşmanlarla varlıklarını korurlar.
1980’in Karanlık Mirası
1980 darbesi, bu zihniyetin kök saldığı topraktır. Darbeyi takip eden süreçte şekillenen anayasa, bir metin olmaktan çok bir kader olarak sunuldu. “Bu anayasayı bize Amerika yaptırdı,” dediler, “bizim değil, onların eseridir.” O dönemden bugüne kadar, bu zihniyet kendisini aynı kalıplar içinde yeniden üretti. Şimdi anayasanın değiştirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Ancak burada sorulması gereken kritik soru şudur: Bu değişiklikler kimin ihtiyaçlarına hizmet ediyor?
Düşman üretme yeteneği, bu zihniyetin alametifarikasıdır. Kimi zaman dış güçler, kimi zaman içerideki “hainler,” kimi zaman ise anayasanın kendisi bu rolü üstlenir. Ancak düşman ne olursa olsun, asıl hedef hep aynıdır: Gücü merkezileştirmek, hesap sorulamaz bir otoriteyi tahkim etmek. Böylece, geçmişte darbecilerin dayattığı düzenin modern bir versiyonu, farklı bir maskeyle karşımıza çıkar.
Değişim mi, Hesaplaşma mı?
Bugün anayasa değişikliği tartışmaları, yüzeyde hukuki bir reform çabası olarak sunuluyor. Oysa gerçekte bu tartışmalar, bir dönemin travmalarını bugüne taşıyan bir jenerasyonun kendi korkularını ve arzularını yeniden üretmesinden ibaret. Soğuk Savaş’ın gölgesinde büyüyen bu kuşak, o dünya görüşünü terk edemiyor. Çünkü bu ideolojik zemin, onların varlıklarını meşrulaştırdığı gibi, güçlerini de besliyor.
Peki, anayasa gerçekten değişmesi gerektiği için mi değiştiriliyor, yoksa bu bir dönemin hesaplaşması mı? Anayasa, toplumun ortak iradesini yansıtan bir metin olmalıysa, neden bu değişiklik talepleri hep aynı dar çerçevede, aynı odakların ihtiyaçlarına göre şekilleniyor? Belki de sorunun özü, anayasanın metinlerinde değil, onu şekillendiren zihniyettedir. Anayasanın değişmesi gerektiği argümanını o kadar süslüyorlar ki, insan neredeyse inanacak. Türban meselesi, dini cemaatler,etnik meseleler ve toplumsal hassasiyetler… Hepsi kullanışlı birer araç. Ama alttaki asıl mesele, anayasanın değişmez ilk üç maddesine odaklanmış durumda. Cumhuriyetin temel taşlarını oynatmak istiyorlar, ama bunu açıkça söyleyemiyorlar.
Neden mi? Çünkü yıllardır sergiledikleri “performans” yetmemiş gibi görünüyor. Ülke hala batmamış, hala ayakta. İşte bu, onları çıldırtıyor! Daha fazlasını yapmalılar, daha köklü bir yıkım gerçekleştirmeliler. Belki de, anayasa değişikliği onlara göre bu yıkımın nihai adımı.
1980 darbesinin mirasını suçlayanlar, aynı mirasın yöntemlerini terk etmiş değiller. Dillerinde “demokrasi” sözcüğü dolaşsa da, ezberledikleri melodi hep aynı: Kutuplaştır, korkut, ve en sonunda kendi gücünü meşrulaştır. Bu melodi, toplumun özgürleşmesinden çok, onu esir almanın yeni bir yoludur.
Görünürdeki Sorun ve Gerçek Çıkmaz
Bugün siyasi partiler, iktidarıyla muhalefetiyle, anayasa değişikliği konusunu hararetle tartışıyor. Bizlere, bu değişikliğin ülkenin en acil meselesi olduğu söyleniyor. Peki gerçekten öyle mi? İşsizlik çözülmüş mü, ekonomi şahlanmış mı, eğitimde dünya lideri olmuş muyuz? Adalet yerini bulmuş, sokaklarda huzur kol geziyor mu? Hayır. Ama anlatılan hikâye şu: Ülkenin tüm sorunlarının kaynağı anayasa!
Burada durup sormamız gerekiyor: Mevcut anayasayı hiç müdahale etmeden uyguladınız mı? Yargıyı bağımsız bırakıp, kolluk kuvvetlerini siyasi baskılardan arındırdınız mı? Eğer anayasa uygulandığında bile çözüm olamıyorsa, sorun metinde mi yoksa zihniyette mi?
Bu sorulara cevap verilmediği gibi, anayasa değişikliği çabalarının gerçek amacı da gizleniyor. Gidici olan bir neslin, yerini bırakmadan önce son bir hamle yapma telaşı hissediliyor. Ama bu “veda hediyesi,” aslında halk için bir armağandan çok, derin bir yük bırakıyor.
Değişiklik Kimin Yararı İçin?
Değişiklik taleplerinin ardındaki temel motivasyon, anayasanın değişmez maddelerine yönelmiş durumda. Cumhuriyetin temel taşları, açıkça söylenmese de hedef alınıyor. Ancak bu taleplerin arkasında yatan niyet, toplumu özgürleştirmek değil, yeni bir kontrol mekanizması inşa etmektir. Çünkü mevcut düzeni işletmek yerine, onu yeniden şekillendirmek daha fazla güç vaat ediyor.
Bu noktada toplum olarak bizim görevimiz, süslü söylemlerin arkasındaki gerçek niyetleri sorgulamaktır. Eğer mevcut anayasa bile doğru dürüst işletilemiyorsa, yenisi hangi zihniyetle ve kimin için işletilecek? Anayasa tartışmalarını bir kimlik krizine dönüştürmek, aslında toplumun temel değerlerini pazarlık konusu yapmaktır.
Zihinlerdeki Kırılma
Gerçek bir değişim, yalnızca metinlerde değil, zihinlerde başlar. Esas sorun, anayasanın yazılı ilkeleri değil, bu ilkeleri hayata geçiren zihniyettir. Soğuk Savaş’ın travmalarıyla şekillenmiş bir jenerasyonun, geçmişten gelen korkuları ve önyargıları terk etmeden, gerçek bir demokrasi inşa etmesi mümkün değildir.
Bugün karşımızda duran mesele, anayasa değil; bir toplumun kendi kimliğiyle nasıl bir ilişki kuracağıdır. Kimliğimizi, bir pazarlık masasına koyup kaybetmemek için, eski ezberleri aşmalı ve özgürleşmenin yollarını aramalıyız. Anayasa bir araçtır; amaç ise adalet, eşitlik ve özgürlüktür. Ancak bu amaçlar, süslü sözlerle değil, samimi ve radikal bir zihniyet değişikliğiyle gerçekleşebilir.
Unutmayalım, gerçek değişim yalnızca metinlerde değil, o metinlere ruh veren iradelerde başlar. Ve bugünkü iradenin bizi özgürleştirmek mi, yoksa daha da esir almak mı istediğine karar vermek, bizim elimizde.













