Datça diye bir yer var. Haritada bakınca sadece bir yarımada görürsünüz. Ama ben orada sadece yaşamadım. Orada yeniden doğdum.
Ben Datça’da doğanlardan değilim, Datça’da dirilenlerdenim. Çocukluğumdan hatırladığım ilk şey, sabahın serinliğinde payam tarlasına yürümekti. Amcam önümde, ben arkasında. Emeğin kokusunu ilk o sabah aldım ben. O serinlikte, o taşlı yolda, uykusuz gözlerle değil; hayata uyanan bir bilinçle yürürdüm.
Zeytin elledim. Ellerimi diken çizdi. Çağla topladım, payam silktim.
Terledim. Yandım. Ama o terin neye değdiğini bildim hep. Adaçayının, kekik dallarının, incirin, zeytinin gölgesinde büyüdüm. Kavruldum ama kokum değişmedi.
Çünkü ben bu bilince çocukluğumun tarlasında vardım. Datça benim için sadece bir coğrafya değil. Datça, bir bellektir. Bir sabırdır. Bir gelenektir.
Dedemin anlattığı masallar, babaannemin taş altına sardığı ekmek-peynir, çobanın gittiği keçi yolu, hepsi içimde yankı yankı durur hâlâ. Sonra bir gün, hayat omzuma yükünü koydu.
Kanserdim.
Yaşamak mı, ölmek mi… İki dere arasında bir taş gibiydim.
Dedim ki kendi kendime:
“Öleceksem Datça’da öleyim. Bir yer bulunur elbet. Bir ağaç altı, bir taş dibi… Yeter ki bu topraklar bana mezar olsun.”
Ama öyle olmadı.
Ben savaştım.
Kendi kurtuluş savaşımı verdim.
Gün gün, sabır sabır, inat inat…
Ve ben bu savaşı kazandım.
Yorgundum. Dizlerim titriyordu. Ama pes etmedim. Edemezdim. Çünkü Datça bana pes etmemeyi öğretti. Zeytin ağacından, payamdan, adaçayından öğrendim ben direnmeyi.
Geçtiğimiz yıllarda Mesudiye’de çıkan yangını hatırlayın.
Ben oradaydım.
Ağaçlar yanarken ben sanki içimden bir şeylerin cayır cayır gittiğini duydum.
Ağaç ağlamaz derler. Yalan.
O ağaçlar yanarken ben içlerinden bir feryat duydum.
Benim yüreğim orada paramparça oldu.
Çünkü o ağaçlar, o orman, benim anılarımı taşıyordu. Hayata yeniden başladığım yeri…
Benim cephem orasıydı. Ve cephem yanıyordu. Bugün birileri hâlâ Datça’yı sadece bir turizm bölgesi sanıyor.
Sadece bir koy, bir beach, bir sezonluk eğlence merkezi…
Yanılıyorlar.
Datça bir kültürdür.
Bir ömürdür.
Bir hafızadır.
Ve biz o hafızanın çocuklarıyız.
Çoban yollarında yürüyerek bugüne gelenleriz biz.
Zeytin taşırken terlemiş, payam silkmiş, ellerine diken batmış bir kuşağız.
Datça’nın her taşında, her ağacında bir ismin izi vardır.
Benimkisi de orada.
Silinmesin diye bu yazıyı yazıyorum.
Ömer Kırlı, Datça’da doğanlardan değil, Datça’da dirilenlerden.













