Türkiye’de tükenmişlik sendromu artık münferit bir vaka değil; toplumsal bir gerçeklik. Gençler valizlerini toplamış, ilk fırsatta yurtdışına gitmek için çabalıyor.
Orta yaşlılar, yıllarca emek verdikleri kurumsal hayatı terk edip “Benim burada ne işim var?” diye soruyor. Herkes bir yere kaçmak istiyor ama kaçanlar da tam anlamıyla huzuru bulamıyor. Peki, neden bu hale geldik?
Bir zamanlar çalışmanın bir anlamı vardı. “Üreten toplum” kavramı hâlâ bir şey ifade ediyordu. İşini iyi yapan, liyakat sahibi olan, emeğinin karşılığını alıyordu. Bugünse Türkiye’de çalışanlar için durum bambaşka. Sabahın köründe yola çıkıp, mesai bitiminden sonra da “ekstra işler” yapmak zorunda olan milyonlarca insan var. Hafta sonları, resmi tatiller, dinlenme hakkı… Bunlar artık lüks. Öyle ki, modern kölelik düzeni kendini “şirket kültürü” olarak pazarlıyor. Şirketler, çalışanlarına sanki bir aileymiş gibi yaklaşırken, işten çıkarma kararları bir Excel tablosundaki sayılardan ibaret oluyor. Çalışanların isimleri yok, sadece maliyetleri var.
Üstelik bütün bu çabanın karşılığı da yok. Enflasyon maaşları yutuyor, kiralar uçmuş, mutfak alışverişi yapmak bile lüks olmuş. Çalışıyorsun, çabalıyorsun, ama hep aynı noktadasın. “Geçinemiyorsak, neden bu kadar çalışıyoruz?” sorusu, zihinleri kemiren bir karamsarlığa dönüşüyor. Eskiden iş değiştirmek yeni bir başlangıç sayılırdı, şimdi birçok kişi için sadece aynı sefaletin farklı bir adresi. Kurumsal dünya, çalışanlarını tüketirken onların yerine yenilerini bulmakta zorlanıyor. Çünkü artık insanlar bu çarka girmek bile istemiyor.
Gençler açısından durum daha da vahim. Yıllarca eğitim alıyorlar, gecelerini gündüzlerine katarak çalışıyorlar, sonra iş aramaya başlıyorlar ve karşılarına çıkan maaş teklifleri trajikomik. 25 yaşında bir insanın ailesiyle yaşaması, sosyal hayata dair hiçbir şey yapamaması ve geleceğe dair hiçbir umuda sahip olmaması artık normal karşılanıyor. Daha da kötüsü, liyakat kavramı çoktan buharlaşmış durumda. “İyi bir işe girmek için kendini geliştirmek yetmez, doğru insanları tanıman lazım.” Bu cümle, gençleri ülke dışına iten en büyük gerçeklerden biri. Bir de şu var: Gençler sadece para için gitmiyor, insan gibi yaşamak için gidiyor. “Geçinemiyorum”un yanına, “Saygı görmüyorum” cümlesini de ekleyerek gidiyorlar.
Eskiden beyin göçü denilince akla bilim insanları, akademisyenler gelirdi. Şimdi doktorlardan yazılımcılara, garsonlardan mühendis ve öğretmenlere kadar herkes gitmeye çalışıyor. Çünkü çalışmak, hayatlarını sürdürebilmek için bir araç olmaktan çıkıp, cehenneme dönüşmüş durumda. Gittikleri yerlerde her şeyin mükemmel olduğunu sanmıyorlar, ama en azından emeklerinin karşılığını alabileceklerini biliyorlar. Burada ise, sadece hayatta kalmaya çalışıyorlar. Türkiye’de çalışmanın tanımı değişti: Bir işe sahip olmak, geçinmek anlamına gelmiyor.
Peki, orta yaş grubunda neden bu kadar kopuş yaşanıyor? 40’lı yaşlarına gelmiş insanlar, 15-20 yıl emek verdikleri işlerinden bir anda ayrılıyorlar. Kurumsal dünyanın iç yüzünü gördükten sonra, en basit haliyle “burada mutluluk yok” diyorlar. Bir zamanlar şirketin bir parçası olduklarını düşünen insanlar, kendilerinin sadece bir maliyet kalemi olduğunu anladıklarında içlerindeki motivasyon çöküyor. Emeklilik hayal olmuş, iş yerinde mobbing ve baskı en üst seviyede. Patronlar, “Bu işin ruhunda stres var” diyerek çalışanlarının tükenmesini izliyor. “Zorla çalıştırmıyoruz, isteyen gidebilir” cümlesi, herkesin kulaklarında yankılanıyor.
Çalışanlar için psikolojik yük de büyük. Sabahları yataktan kalkmak istemeyen, işe giderken midesi bulanan, gece yatakta sürekli işini düşünen ve hafta sonu “Pazartesi’yi” düşünerek mahvolan bir insan kitlesi var. Psikolojik dayanıklılığı en yüksek olanlar bile tükeniyor. Bir yerde yanlış var ama yanlışın düzeltilmesi için hiçbir şey yapılmıyor. Şirketler, “motivasyon toplantıları” düzenleyerek çalışanlarının içindeki boşluğu kapatmaya çalışıyor. Ama motivasyon konuşmalarıyla kira ödenmiyor, faturalar sıfırlanmıyor. Kendi hayatını finanse edemeyen, en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanan biri nasıl motive olabilir?
Ekonomik kriz, bu tükenmişliğin en büyük tetikleyicisi. İnsanlar kazanamıyor, birikim yapamıyor, hayal bile kuramıyor. 10 yıl önce, belli bir noktaya gelmek için plan yapanların bugün tek planı var: “Hayatta kalmak.” Maaşlar sabit, fiyatlar artıyor, çalışma saatleri uzuyor ama işin anlamı gitgide azalıyor. İnsanlar eskiden şikayet ederdi ama yine de bir umut vardı. Bugün ise bu umudun yerinde sadece bir boşluk var. Sabah gözlerini açıp “Bugünü nasıl atlatacağım?” diye düşünen bir toplumun geleceği olabilir mi?
Tükenmişlik sendromu artık bireysel bir sorun değil, ülkenin genel ruh hali. Çalışanlar bu düzenin içinde nefes almaya çalışıyor ama sistem onları yavaş yavaş boğuyor. Kaçmak çözüm mü? Herkes gidemiyor. Gitmeyi başaranların çoğu orada da başka bir savaş veriyor. Ama asıl mesele şu: İnsanlar neden kendi ülkelerinde yaşamak istemiyor? Bir insanın en temel hakkı olan “kendi ülkesinde insanca yaşama hakkı” ellerinden alınmış durumda.
Bu noktaya nasıl geldik? Daha da önemlisi, buradan nasıl çıkacağız? Yönetimler değişebilir, ekonomik krizler bitebilir ama tükenmiş bir toplumun tekrar ayağa kalkması için ne gerekiyor? Bunları konuşmazsak, bir gün uyandığımızda çalışacak kimseyi bulamayabiliriz. Çünkü herkes gitmiş olacak. Belki de gitmenin en büyük nedeni, burada kalmanın hiçbir anlamının kalmaması.













