Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa yazı dizimin bir başka söyleşi konuğu; değerli arkadaşım, eski radyo programcısı ve şiir yorumcusu Azze Lal’i Aşk. Sesiyle şiirlere hayat verirken, yaşamın karşısına çıkardığı zorluklara karşı gösterdiği güçlü duruşuyla da dikkat çeken Azze Lal’i Aşk, yalnızca sanat yolculuğuyla değil, mücadele azmi ve hayata tutunma iradesiyle de birçok insana ilham veriyor.
Bu söyleşide; radyo mikrofonlarından şiirin duygu yüklü dünyasına uzanan yolculuğunu, sanatla kurduğu bağı, şiir yorumculuğunu ve hayata dair biriktirdiklerini kendi sözleriyle dinleyeceğiz.
- Merhaba Azze Lal’i Aşk, hoş geldiniz. Sizi henüz tanımayan okurlarımız için Azze Lal’i Aşk’ı kendi cümlelerinizle
tanıtır mısınız? Hayat yolculuğunuzun sizi bugün bulunduğunuz noktaya taşıyan önemli durakları neler oldu? Ayrıca “Azze Lal’i Aşk” mahlası nasıl ortaya çıktı? Bu ismin sizin için taşıdığı anlam nedir ve hikâyesinde nasıl bir duygu saklıdır?
Sevgili Jale Hanım hoş buldum sizde hoş geldiniz .. Beni henüz tanımayan okurlarımıza kendimi anlatmam gerekirse; Erzurum’da doğmuş, Zonguldak’ta büyümüş ve bugün Ankara’da hayatını sürdüren bir kadınım. Hayatım, farklı şehirlerin, farklı insanların ve farklı yaşanmışlıkların izlerini taşıyor. Erzurum’un bana kattığı kökler, Zonguldak’ta geçen yıllarım ve Ankara’da şekillenen hayatım, beni bugün olduğum kişiye taşıyan yolun önemli durakları oldu. Hayat yolculuğumda beni en çok değiştiren şeyler; yaşadığım sevinçler kadar kırgınlıklarım, kazandıklarım kadar kaybettiklerim ve tanıdığım insanlar oldu. Güvendim, yanıldım, sevindim, kırıldım, sustum, yeniden başladım. Her yaşadığım olay bana insanı, hayatı ve en önemlisi de kendimi biraz daha tanımayı öğretti. Zamanla şunu öğrendim: İnsan bazen en büyük derslerini, en çok canını acıtan yerlerden alıyor. Ve ne kadar kırılırsa kırılsın, insanın kendinden ve içindeki güzel duygulardan vazgeçmemesi gerekiyor.“aZze LaL’i aŞk” ise benim için sadece bir isim ya da mahlas değil; hayatımın, duygularımın ve içimde taşıdığım hikâyenin bir yansıması. “Lal” benim için söyleyemediğim, içimde sakladığım, bazen kelimelerin bile anlatmaya yetmediği duyguları temsil ediyor. “Aşk” ise yalnızca bir insana duyulan sevgi değil; hayata, insana, dostluğa, sevgiye ve umuda rağmen kalbin kapısını kapatmamak demek. Bu ismin içinde biraz suskunluk, biraz yaşanmışlık, biraz kırgınlık; ama hepsinden daha güçlü bir şekilde sevgi, sadakat ve umut saklı. Ben
kendimi kusursuz biri olarak tanımlamam. Düşen, kırılan, bazen yorulan ama her defasında yeniden ayağa kalkmayı öğrenen bir kadınım. Çünkü hayat bana, başımıza gelenlerden çok, başımıza gelenlerden sonra kim olduğumuzun önemli olduğunu öğretti. Belki de “aZze LaL’i aŞk” ı en güzel anlatan cümle şu olur: kendi yolunu çizen; yaşadıklarıyla olgunlaşmış, sustuklarıyla derinleşmiş ama bütün kırgınlıklarına rağmen sevmekten ve umuttan vazgeçmemiş bir kadının hikâyesidir “aZze LaL’i aŞk”
2. Bir dönem radyo programcılığı yaptınızı biliyorum. Radyo günlerinizden bugüne baktığınızda, mikrofon başında edindiğiniz deneyimlerin kişiliğiniz ve insanlarla kurduğunuz iletişim üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Radyo programcılığı benim hayatımda sadece bir dönem değil, insanı ve hayatı daha yakından tanımamı sağlayan çok özel bir deneyim oldu. Mikrofonun başına geçtiğimde aslında yalnızca konuşmadığımı; karşımdaki insanların duygularına, hikâyelerine ve bazen de hiç kimseye anlatamadıkları taraflarına dokunduğumu fark ettim. Radyo bana en çok dinlemeyi öğretti. İnsanlarla iletişim kurmanın sadece güzel konuşmaktan değil, karşındaki insanı gerçekten duyabilmekten geçtiğini öğrendim. Kimi zaman bir şarkı, kimi zaman tek bir cümle, bir insanın gecesine dokunabiliyor. Bunun sorumluluğunu hissetmek, bana daha anlayışlı, daha sabırlı ve insanlara karşı daha duyarlı olmayı öğretti. Mikrofon başında edindiğim en büyük kazanımlardan biri de farklı hayatlara dokunmak ve birbirinden çok farklı insanların ortak duygularında buluşabilmekti. Çünkü yaşadığımız hayatlar farklı olsa da
özlemlerimiz, sevinçlerimiz, kırgınlıklarımız ve umutlarımız çoğu zaman aynı. Bugün geriye dönüp baktığımda, radyo günlerinin bana yalnızca güzel anılar bırakmadığını; insan ilişkilerime, iletişimime ve hayata bakışıma da önemli bir iz bıraktığını düşünüyorum. Mikrofonu bıraksanız bile, orada öğrendiğiniz insanları dinleme ve onların yüreğine dokunabilme hâli sizinle kalıyor. Belki de bu yüzden bugün hâlâ insanlarla kurduğum iletişimde kelimelerden önce duyguyu, konuşmaktan önce dinlemeyi önemsiyorum. Radyo bana sesimi kullanmayı değil, bir sese yürek katmayı öğretti.
3. Radyo yayıncılığı ile şiir yorumculuğu arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Sizce iyi bir şiir yorumcusunda yalnızca güçlü bir sesin olması yeterli midir?
Bence radyo yayıncılığı ile şiir yorumculuğu birbirini tamamlayan iki alan. Radyo bana mikrofonun arkasındaki sesi değil, mikrofonun karşısındaki insanı da düşünmeyi öğretti. Bir şiiri seslendirirken de aslında yalnızca dizeleri okumuyorsunuz; o dizelerin karşı tarafta nasıl bir duyguya dönüşeceğini düşünüyorsunuz. İyi bir şiir yorumcusunda elbette güçlü ve etkileyici bir ses önemli ama tek başına kesinlikle yeterli değil. Ses, şiirin kapısını açan anahtar olabilir; fakat o kapının ardındaki duyguyu dinleyene ulaştıran şey sesteki samimiyet, vurgu, nefes, sessizlik ve en önemlisi de hissedebilme yeteneğidir. Bazen bir kelimeyi yükseltmekten çok, doğru yerde susmak şiirin duygusunu daha güçlü anlatır. Bazen tek bir dizeyi öyle bir hisle söylemek gerekir ki dinleyen, o cümlenin kendi hayatından geçtiğini düşünsün. Benim için şiir yorumculuğu, güzel bir sese sahip olmaktan çok, o sesi bir başkasının yüreğine dokundurabilme sanatıdır. Radyo bana sesi kullanmayı öğrettiyse, şiir bana o sese duygu katmayı öğretti. İkisi birleştiğinde ise ortaya sadece bir seslendirme değil, dinleyenle kurulan görünmez bir bağ çıkıyor.
4. Bir şiiri seslendirmeden önce o şiirle nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Dizelerin duygusunu kendi içinizden geçirerek mi yorumluyorsunuz, yoksa şairin dünyasına sadık kalmayı mı önceliyorsunuz?
Bir şiiri seslendirmeden önce, önce onu okumaktan çok hissetmeye çalışıyorum. Dizelerin ne söylediğinden ziyade, şairin o dizeleri hangi duyguyla yazdığını anlamaya çalışıyorum. Çünkü bana göre şiir sadece kelimelerden oluşmaz; her kelimenin arkasında bir yaşanmışlık, bir suskunluk, bir özlem ya da bir yara vardır. Elbette şiiri kendi içimden geçiriyorum. Bir dize bende bir anıya, bir duyguya ya da hiç yaşamadığım hâlde tanıdık gelen bir hisse dokunabiliyor. O noktada şiir benim için sadece şairin anlattığı bir hikâye olmaktan çıkıyor, benim de hissettiğim bir duyguya dönüşüyor. Ama bunu yaparken şairin dünyasına ve anlatmak istediği duyguya sadık kalmayı çok önemsiyorum. Çünkü seslendiren kişinin görevi şiiri kendine mal etmek değil, şairin yüreğinden çıkan duyguyu dinleyene olduğu gibi, hatta mümkünse biraz daha derinden ulaştırabilmek. Ben şiiri okurken aslında iki dünyanın arasında duruyorum: Bir tarafım şairin hissettiğini anlamaya çalışıyor, diğer tarafım o duyguyu kendi yüreğimden geçirerek dinleyene taşıyor. Çünkü benim için güzel bir şiir seslendirmesi; kelimeleri doğru söylemekten çok, dinleyenin gözlerini kapattığında o şiiri kendi hayatından bir parçaymış gibi hissedebilmesini sağlamaktır.
5. Şiir yorumculuğunuzda sizi diğer yorumculardan ayıran kendinize özgü bir üslubunuz olduğunu düşünüyor musunuz? Kendi sesinizi ve yorumculuk çizginizi nasıl tanımlarsınız?
Kendimi başka yorumcularla kıyaslayarak “ben farklıyım” demeyi çok doğru bulmuyorum. Her sesin, her insanın ve her yüreğin kendine ait bir rengi olduğuna inanıyorum. Ama beni diğerlerinden ayıran bir tarafım varsa, o da şiiri sadece seslendirmemem; önce kendi içimden geçirip sonra dinleyenin yüreğine bırakmaya çalışmamdır. Benim için şiir, yüksek sesle söylenecek güzel cümlelerden ibaret değil. Şiirin içinde bir yaşanmışlık varsa, onu hissetmeden söylemenin hiçbir anlamı yok. Bir dizeyi okurken bazen kendi hayatımdan bir parçayı, bazen hiç yaşamadığım hâlde yüreğime dokunan bir duyguyu buluyorum. İşte o noktada sesim değişiyor; çünkü artık karşımdaki bir şiir değil, hissedilmiş bir hayat oluyor. Benim yorumculuk çizgimi tek bir kelimeyle tanımlamam gerekirse “samimiyet” derim. Gösterişli olmaktan, sesi zorlamaktan ya da şiirin önüne geçmekten ziyade, şiirin ruhuna hizmet etmeyi tercih ediyorum. Nerede susacağımı, nerede nefes alacağımı, hangi kelimenin üzerine biraz daha
yüreğimi koyacağımı hissetmeye çalışıyorum. Çünkü bana göre şiir yorumcusu, şairin önüne geçmemeli; onun yüreğinden çıkan duyguyu alıp dinleyenin yüreğine ulaştıran bir köprü olmalı. Belki benim farkım da burada saklıdır. Ben şiiri okumuyorum; şiirin içinden geçiyorum. Kimi zaman bir özlemi, kimi zaman bir vedayı, kimi zaman bir aşkı, kimi zaman da insanın kendi içinde susturduğu bir yarayı taşıyorum sesimde. Ve şuna gerçekten inanıyorum: Güçlü bir ses kulağa ulaşır; ama hissedilmiş bir ses yüreğe dokunur. Benim bütün çabam da kulağa değil, yüreğe ulaşabilmek.
6. Şiir, insanın söyleyemediği bazı duygulara kelime bulabilen güçlü bir ifade alanı. Sizin için şiirin hayatınızdaki yeri nedir? Şiir sizi değiştirdi mi?
Şiir benim hayatımda sadece birkaç güzel cümlenin bir araya gelmesinden ibaret değil. Şiir, insanın sustuğu yerde konuşabilmesi, söyleyemediklerine bir ses, anlatamadıklarına bir kelime bulabilmesi demek. Bazen insanın içinde öyle duygular birikir ki ne kadar konuşursa konuşsun anlatamaz. İşte şiir tam da o noktada insanın imdadına yetişiyor. Ben şiirde çoğu zaman kendimi buldum. Yaşadığım bir duyguyu başka birinin dizelerinde görmek, “Demek ki bunu hisseden yalnızca ben değilmişim” duygusunu yaşatıyor insana. Kimi zaman bir özlemi, kimi zaman bir kırgınlığı, kimi zaman da kimseye söyleyemediğim bir cümleyi şiirin içinde buldum. Şiir beni kesinlikle değiştirdi. Beni daha çok dinleyen, daha çok hisseden ve insanlara karşı daha anlayışlı biri yaptı. Çünkü şiir insana sadece sevmeyi değil, insanın görünmeyen taraflarını fark etmeyi de öğretiyor. Bir insanın gülüşünün ardındaki hüznü, sessizliğinin ardındaki çığlığı, bir “iyiyim”in içinde saklanan koca bir hikâyeyi sezebilmeyi öğretiyor. Hayat bana bazı şeyleri yaşatarak öğretti, şiir ise yaşadıklarımı anlamlandırmayı öğretti. Bu yüzden şiir benim için bir sığınak, bir yol arkadaşı ve bazen de kendime tuttuğum bir ayna.
Belki de şiirin hayatımdaki en güzel tarafı şu: İnsanlara anlatamadığım kendimi, şiirin içinde hiç çekinmeden bulabiliyorum. Ben şiiri okumuyorum sadece; ona dokunuyorum, onu hissediyorum. Çünkü bazı dizeler vardır, insanın hayatından geçmiştir. Ve o dizeleri söylediğinizde artık şiiri değil, biraz da kendi hikâyenizi anlatırsınız. Şiir beni değiştirdi mi? Evet Hem de sessizce. Beni daha derin, daha duyarlı ve daha gerçek biri yaptı. En önemlisi de bana şunu öğretti: İnsan bazen söyleyemediği şeylerle değil, onları hissettiği hâlde hâlâ sevebildiği kadar güçlüdür.
7. Bugüne kadar seslendirdiğiniz şiirler arasında sizin için özel bir yere sahip olan, hayatınızda iz bırakan bir şiir veya şair var mı? Varsa, sizi ona bağlayan duygu nedir?
Bugüne kadar seslendirdiğim şiirler arasında “şu şiir, şu şair” diyerek tek bir isimle sınırlandırabileceğim bir eser olduğunu söylemek zor. Çünkü benim için bir şiiri özel yapan, yalnızca kimin yazdığı değil; hangi yarama dokunduğu, hangi anıma değdiği ve hangi duygumu dile getirdiğidir. Hayatım boyunca çok şey yaşadım. İnsanları tanıdım, sevdim, güvendim, kırıldım, kaybettim, yeniden ayağa kalktım. Bu yüzden bazı şiirlerde kendi geçmişimin bir parçasını, bazı dizelerde susturduğum bir cümleyi, bazı kelimelerde ise içimde hâlâ taşıdığım bir duyguyu buluyorum. Özellikle hasreti, sadakati, kırgınlığı ve insanın bütün yaşadıklarına rağmen içindeki sevgiyi kaybetmemesini anlatan şiirler benim için ayrı bir yerde duruyor. Çünkü ben duygularını kolay kolay yüzeyde yaşamayan biriyim. Bir şeyi seversem derinden severim, güvenirsem gerçekten güvenirim; kırıldığımda da bunu çoğu zaman sessizliğimde yaşarım. Belki de bu yüzden beni en çok, insanın söyleyemediklerini anlatan şiirler yakalıyor. Beni bir şaire ya da şiire bağlayan şey de tam olarak bu: Kendi hikâyemden bir iz bulmak. Bir dizeyi okurken “Bunu ben de yaşadım” diyebiliyorsam, o şiir artık benim için sadece bir şiir olmaktan çıkıyor.
Benim için bazı şiirler vardır; seslendirdiğim anda geçmişten bir kapı açılır. Bazıları bir insanı hatırlatır, bazıları bir vedayı, bazıları da kendime verdiğim bir sözü…Belki de bu yüzden seslendirdiğim her şiirden bende küçük bir parça kalıyor. Ben de kendi sesimden o şiire bir parça bırakıyorum. Çünkü benim için şiir, başkasının yazdığı ama bazen insanın kendi hayatından çıkmış gibi hissettiği bir hikâyedir. Ve en unutulmaz şiirler, okunduğunda değil; insanın yüreğinde bir yere dokunduğunda gerçek anlamını bulur.
8. Bir başkasının kaleminden çıkan şiiri kendi sesinizle dinleyiciye ulaştırırken nasıl bir sorumluluk hissediyorsunuz? Şairin duygusuna sadık kalmak ile kendi yorumunuzu ortaya koymak arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Bir başkasının kaleminden çıkan bir şiiri seslendirmek benim için her şeyden önce büyük bir sorumluluk. Çünkü o dizeler, sadece kelimelerden oluşmuyor; şairin yaşadığı, hissettiği, belki de kimseye anlatamadığı bir dünyanın izlerini taşıyor. Ben o şiiri seslendirirken aslında bana emanet edilmiş bir duyguyu dinleyiciye ulaştırıyorum. Bu yüzden önce şairin ne söylemek istediğini anlamaya çalışıyorum. Şiirin arkasındaki duyguyu, kelimelerin arasındaki sessizliği, söylenmeyen tarafını hissetmeden o şiire ses vermeyi doğru bulmuyorum. Şairin duygusuna sadakat benim için vazgeçilmez. Ama bir yandan da her şiiri kendi yüreğimden geçiriyorum. Çünkü benim sesim, benim nefesim ve benim yaşanmışlıklarım devreye girdiğinde şiir ister istemez başka bir renge bürünüyor. Ben bunu şiirin önüne geçmek olarak değil, şairin duygusuna kendi yüreğimden bir yol açmak olarak görüyorum. Benim için denge tam burada kuruluyor: Şairin hikâyesini değiştirmeden, onun duygusunu kendime mal etmeden; ama o duyguyu gerçekten hissederek dinleyene aktarmak…Çünkü ben bir şiiri okurken sadece “şair ne yazmış?” diye düşünmüyorum. “Bu dizeyi yaşayan bir insan bunu nasıl söylemek isterdi?” diye düşünüyorum. Nerede kırılmış, nerede özlemiş, nerede susmuş, nerede umut etmiş… Bunları hissedebilirsem, sesim de ona göre şekilleniyor. Belki de benim yorumumun özü burada saklı: Şiirin sahibi şairdir, ama o şiirin duygusunu dinleyenin yüreğine ulaştırmak benim sorumluluğumdur. Ben şiirin önüne geçmek istemem. Ben, şairin yüreğinden çıkan o duygunun yolunu açmak isterim. Çünkü bana göre iyi bir yorumcu, şiiri kendine aitmiş gibi söyleyen değil; başkasının yüreğinden çıkan bir duyguyu, kendi yüreğini araya koymadan ama kendi yüreğinden geçirerek dinleyene ulaştırabilendir.
9. Sizi takip eden insanların yalnızca şiir yorumlarınızı değil, hayata karşı duruşunuzu da yakından takip ettiğini görüyoruz. İnsanların sizin sesinizde ve sözünüzde kendilerinden bir şey bulduğunu düşünüyor musunuz?
Evet, bunu zaman zaman gelen mesajlardan, bir şiirden sonra kurulan cümlelerden ve hiç tanımadığım insanların “Beni anlattınız”, “Sanki benim yaşadıklarımı söylediniz” demesinden çok güçlü bir şekilde hissediyorum. Ama bunu kendime verilmiş bir ayrıcalık olarak değil, büyük bir sorumluluk olarak görüyorum. Çünkü ben hiçbir zaman kendimi kusursuz, her şeyi bilen ya da hayatın bütün cevaplarını bulmuş biri olarak görmedim. Ben de hayatın içinde yanıldım, güvendim, kırıldım, sustum, özledim, vazgeçmek zorunda kaldım. Belki de insanların bende kendilerinden bir şey bulmasının nedeni tam olarak bu. Ben onlara yukarıdan bakarak konuşmuyorum; onlarla aynı hayatın içinden, aynı duyguların içinden konuşuyorum. Bazen bir şiiri seslendiriyorum ve sonrasında bir kadın bana, “Ben bunu yıllardır söyleyemiyordum, sizin sesinizde kendimi buldum” diyor. İşte o cümle benim için binlerce güzel yorumdan daha kıymetli. Çünkü o an anlıyorum ki mesele sadece şiiri güzel okumak değil; bir insanın içinde yıllardır susan bir cümleye ses olabilmek. Benim hayata karşı duruşum da biraz bunun üzerine kurulu. Kırılabilirim ama kötülükle karşılık vermem. Güvenim sarsılabilir ama sevgiyi tamamen inkâr etmem. Kaybedebilirim ama kendimi kaybetmem. Hayat bana insanları
olduğu gibi kabul etmeyi, herkese aynı kapıyı açmamayı ama kalbimin kapısını da tamamen kapatmamak gerektiğini öğretti. Belki beni takip eden insanlar sesimde kendilerini buluyorsa, bunun sebebi sesimin güçlü olması değil; sesimin yaşanmış olmasıdır. Benim için en güzel karşılık da şu: Bir insan beni dinledikten sonra kendi hayatına dönüp, “Ben yalnız değilmişim” diyebiliyorsa, o ses amacına ulaşmıştır. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey bir öğüt değil, “Seni anlıyorum, senin yaşadıklarını yaşayan başka yürekler de var” diyebilecek bir sestir. Ben o ses olabilmeyi, bütün alkışlardan daha değerli buluyorum
10. Hayat, insanın planlamadığı sınavlarla karşılaşmasına da neden oluyor. Sizce insanı zor zamanlarda ayakta tutan en güçlü şey nedir: umut, inanç, sevgi, mücadele azmi yoksa insanın kendi içindeki güç mü?
Bence insanı zor zamanlarda ayakta tutan tek bir şey yok. Bazen umut, bazen inanç, bazen sevgi Ama insanın hepsinden önce kendi içindeki gücü fark etmesi gerekiyor. Çünkü hayat, insanın hiç hesaplamadığı yerlerden sınayabiliyor. Ben de hayatım boyunca her şeyin istediğim gibi gitmediği, çok kırıldığım, güvendiğim yerlerden yara aldığım, bazı şeyleri kabullenmekte zorlandığım zamanlardan geçtim. Ama her defasında şunu gördüm: İnsan sandığından çok daha güçlüymüş. Benim için umut, en karanlık zamanda bile “yarın başka olabilir” diyebilmektir. İnanç, düştüğünde yeniden kalkacak bir sebep bulmaktır. Sevgi ise bütün kırgınlıklara rağmen kalbini taşlaştırmamaktır. Mücadele ise bazen kimseye bir şey anlatmadan, sessizce devam edebilmektir. Ama hepsinin temelinde insanın kendisine tutunması var. Hayat bana şunu öğretti: Her savaş kazanılarak bitmiyor; bazı savaşlar insanı olgunlaştırarak bitiyor. Bazı kayıplar bize neyi kaybettiğimizi değil, aslında kendimizi ne kadar ihmal ettiğimizi gösteriyor. Bazı insanlar hayatımızdan çıkıyor ve biz onların ardından üzülürken, zamanla kendimize geri dönüyoruz. Ben artık zor zamanlarda “Neden benim başıma geldi?” diye sormak yerine, “Bunun içinden nasıl daha güçlü çıkarım?” diye düşünüyorum. Çünkü insanın başına gelenler her zaman kendi seçimi değildir ama yaşadıklarının ardından nasıl ayağa kalkacağı kendi seçimidir. Ve galiba benim en büyük gücüm de burada: Çok şey yaşamış olabilirim, çok kırılmış olabilirim ama yaşadıklarımın beni kötü bir insana dönüştürmesine izin vermedim. Hâlâ sevebiliyorsam, hâlâ güvenmek istiyorsam, hâlâ güzel bir yarına inanıyorsam; demek ki hayat benden çok şey alsa da içimdeki beni alamamış. Benim için asıl güç de tam olarak budur. Düşmemek değil; düştüğünde, kimsenin elini beklemeden kendi içinden bir el çıkarıp kendini yeniden ayağa kaldırabilmek.
11. Önemli bir sağlık mücadelesinden geçiyorsunuz. Buna rağmen güçlü duruşunuzla birçok insana umut ve cesaret verdiğinizi düşünüyorum. Bu süreç size hayat, sabır ve insanın kendi içindeki güç hakkında neler öğretti? Sizinle benzer bir mücadele veren insanlara söylemek istediğiniz bir söz var mı?
Evet, hayatımın önemli bir sınavından geçiyorum. Kolay bir süreç değil. İnsan bazı şeyleri anlatırken güçlü görünebilir ama insanın kendi içinde verdiği mücadeleyi bir tek kendisi bilir. Bazen gülümsediğim bir anın hemen öncesinde içimden neler geçtiğini, sustuğum bir gecede ne kadar yorulduğumu kimse bilmez. Ama bu süreç bana çok önemli bir şey öğretti: İnsan, kendisini sandığından çok daha güçlüymüş. Eskiden güçlü olmayı hiç düşmemek sanırdım. Şimdi biliyorum ki güç; korkmamak değil, korktuğun hâlde devam edebilmekmiş. Yorulmamak değil, yorulduğunda biraz dinlenip yeniden yürüyebilmekmiş. Her şey yolundaymış gibi davranmak değil, bazen gözyaşını saklamadan da hayata “Ben hâlâ buradayım” diyebilmekmiş. Bu süreç bana sabrı da öğretti. Hayatın her zaman bizim istediğimiz hızda ilerlemediğini, bazı cevapların zamanla geldiğini öğrendim. İnsan bazen elinden geleni yaptıktan sonra geriye sadece umut etmek ve inancına sarılmak kalıyor. Ve belki de en çok insanları tanıdım. Zor zamanlar, kimin gerçekten yanında olduğunu, kimin sadece iyi günlerinde hayatınızda bulunduğunu gösteriyor. Bir telefonun, bir mesajın, içten söylenmiş “Yanındayım” cümlesinin ne kadar kıymetli olduğunu insan böyle zamanlarda daha iyi anlıyor. Ben bu mücadeleden sadece güçlü çıkmak istemiyorum. Kalbi daha yumuşak, hayata daha minnettar ve insanlara karşı daha anlayışlı biri olarak çıkmak istiyorum. Çünkü insanın başına gelen her şeyin bir anlamı olmayabilir ama yaşadıklarından bir anlam çıkarabilmek mümkün. Benimle benzer bir mücadele veren herkese söylemek istediğim tek bir şey var: Ne olur kendinizden vazgeçmeyin. Bugün çok yorulmuş olabilirsiniz. Korkuyor, ağlıyor, “Artık dayanamıyorum” diyor olabilirsiniz. Bırakın ağlayın, bırakın korkun, bırakın yorulun… Ama kendinize bir şans daha verin. Çünkü bugün göremediğiniz yarının nasıl olacağını bilmiyorsunuz. Bazen insanın bütün yapabildiği sadece bir gün daha dayanmak oluyor. O bir günün bile çok kıymetli olduğunu unutmayın. Ben de hâlâ öğreniyorum, hâlâ korkularım var, hâlâ zorlandığım günler oluyor. Ama içimde bir ses var ve bana hep şunu söylüyor: “Sen buraya kadar boşuna gelmedin. Daha yaşayacağın, daha güleceğin, daha seveceğin günler var.” Ben o sese inanıyorum. Ve mücadele eden herkese yürekten söylüyorum: Kendinize inanın. Çünkü bazen insanı hayatta tutan şey, mucizenin geleceğini bilmek değil; mucizenin hâlâ mümkün olduğuna inanmaktır.
12. Yaşadığınız hayat deneyimlerinin şiir yorumlarınıza ve insanlara yaklaşımınıza yansıdığını düşünüyor musunuz? Bugünkü Azze Lal’i Aşk ile yıllar önceki Azze Lal’i Aşk arasında nasıl bir fark var?
Kesinlikle düşünüyorum. Hatta bugün şiiri nasıl yorumladığımın, insanlara nasıl baktığımın ve hayata karşı duruşumun temelinde yaşadığım bütün o yılların izleri var. Çünkü insan yaşadıklarından bağımsız kalamıyor. Her yaşanmışlık, farkında olmadan sesine, bakışına, kelimelerine ve insanlara yaklaşımına biraz olsun siniyor. Yıllar önceki Azze Lal’i Aşk ile bugünkü Azze Lal’i Aşk arasında belki de en büyük fark, hayatı artık eskisi kadar sorgulamıyor, daha çok anlamaya çalışıyor olmam. Eskiden bazı şeyleri neden yaşadığımı çok düşünürdüm. Neden güvendiğim insanların beni kırdığını, neden bazı insanların hayatıma girip çıktığını, neden bazı yolların yarım kaldığını… Şimdi ise biliyorum ki her sorunun bir cevabı olmak zorunda değil. Bazı şeyleri sadece yaşar, dersini alır ve yoluna devam edersin. Eskiden daha çabuk inanır, daha çok verirdim. İnsanlara kalbimde belki de hak ettiklerinden daha büyük yerler açardım. Şimdi ise sevgimden vazgeçmedim ama kendimden vazgeçmeyi bıraktım. Güveniyorum ama gözlerimi kapatarak değil. Seviyorum ama kendimi kaybederek değil. Affediyorum ama yaşananları unutarak değil. Yaşadığım sağlık mücadelesi de bana bunu çok daha derinden öğretti. Hayatın ne kadar kıymetli, bir nefesin, bir sabahın, sevdiğin bir insanın sesini duymanın bile ne kadar büyük bir nimet olduğunu anladım. Eskiden canımı sıkan bazı şeylerin bugün dönüp baktığımda ne kadar küçük olduğunu görüyorum. Bu yüzden şiirlerim ve yorumlarım da değişti. Eskiden bir şiirin kelimelerine daha çok kulak verirken, bugün kelimelerin arasındaki sessizliği de dinliyorum. Bir insanın söylediğinden çok söyleyemediğini, gülüşünün ardındaki hüznü, “iyiyim” derken gözlerinde sakladığı yorgunluğu daha fazla hissediyorum. Bugünkü Azze Lal’i Aşk belki daha az konuşuyor ama daha çok hissediyor. Daha az insanı hayatına alıyor ama aldığı insanın kıymetini daha iyi biliyor. Daha kolay vazgeçmiyor ama artık kendinden vazgeçmenin sevgi olmadığını biliyor. Kısacası yıllar önceki ben hayatı yaşamaya çalışıyordu; bugünkü ben hayatın kıymetini bilerek yaşamaya çalışıyor. Ve sanırım en büyük değişimim şu: Eskiden yaşadıklarım beni değiştirdi. Şimdi ise yaşadıklarımın beni kim olduğumdan uzaklaştırmasına izin vermiyorum. Ben hâlâ aynı Azze’yim; sadece daha derin, daha sakin, daha seçici ve en önemlisi, kendi değerini başkasının sevgisinde aramayan bir Azze’yim.
13. Günümüzde şiir, seslendirme ve edebiyat sosyal medya ve dijital platformlar sayesinde çok daha geniş kitlelere ulaşıyor. Bu dönüşümü bir sanatçı ve şiir yorumcusu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce dijital dünya şiirin değerini artırıyor mu, yoksa tüketimini mi hızlandırıyor?
Bence dijital dünya şiire çok büyük bir kapı açtı. Eskiden bir şiirin, bir sesin ya da bir şairin geniş kitlelere ulaşabilmesi için belirli çevrelerin içinde olması gerekirdi. Bugün ise tek bir paylaşım, hiç tanımadığınız insanların yüreğine ulaşabiliyor. Ben bunu çok kıymetli buluyorum. Çünkü şiir ne kadar çok insana ulaşırsa, o kadar çok insan kendini bir cümlenin, bir dizenin içinde bulabiliyor. Ama dijital dünyanın bir başka tarafı da var: Her şeyin çok hızlı tüketilmesi. Bir şiiri birkaç saniye dinleyip geçmek, bir duyguyu beğeniyle ölçmek, bir dizeyi sadece güzel göründüğü için paylaşmak, bunlar şiirin ruhuna bazen haksızlık
edebiliyor. Çünkü şiir bana göre hızlı tüketilecek bir şey değil. Bazı dizelerin insanın içinde biraz beklemesi, sindirilmesi, hatta bazen can yakması gerekir. Ben sosyal medyayı şiirin düşmanı olarak görmüyorum. Tam tersine, doğru kullanıldığında şiirin sesini çok daha uzaklara taşıyan güçlü bir araç olduğuna inanıyorum. Önemli olan, şiiri dijital dünyanın hızına uydurmak yerine, dijital dünyada şiirin ruhunu koruyabilmek. Benim için bir şiirin değeri kaç kişinin izlediğiyle, kaç beğeni aldığıyla ölçülmez. Bazen binlerce kişinin izlediği bir şiirin ardından gelen tek bir mesaj benim için hepsinden daha değerlidir. Bir insanın “Bu şiiri dinlerken kendimi buldum” demesi, bana göre en büyük karşılıktır. Çünkü ben şiiri hiçbir zaman sadece içerik olarak görmedim. Şiir benim için bir duygu taşıyıcısı. Seslendirmek de o duyguyu bir insandan başka bir insana ulaştırmak…Dijital dünya şiirin görünürlüğünü artırabilir ama şiirin değerini artıran asıl şey hâlâ insanın ona verdiği anlamdır. Ve ben şuna inanıyorum: Bir şiir ekranda kaydırılıp geçilebilir ama gerçekten yüreğe dokunduysa, insanın içinde ömür boyu kalabilir. Belki de bizim görevimiz tam burada başlıyor; şiiri sadece daha çok insana ulaştırmak değil, ulaştığı insanın içinde biraz olsun yaşatabilmek.
14. Bundan sonraki süreçte gerçekleştirmek istediğiniz çalışmalar, projeler veya hayalleriniz neler? Radyo, şiir yorumculuğu ve edebiyat alanında kendinizi gelecekte nerede görmek istiyorsunuz?
Geleceğe dair çok büyük cümleler kurmaktan ziyade, yaptığım işi daha güzel, daha anlamlı ve daha kalıcı hâle getirmek istiyorum. Çünkü hayat bana plan yapmanın kadar, yolun getirdiklerine açık olmanın da önemli olduğunu öğretti. Radyo benim için hâlâ çok özel bir yerde. Mikrofonun başında insanlarla kurduğum o görünmez bağın yeniden, belki daha farklı ve daha güçlü bir şekilde hayat bulmasını istiyorum. Şiirin, müziğin, sohbetin ve insan hikâyelerinin bir araya geldiği; insanların sadece dinlemek için değil, kendilerinden bir parça bulmak için geldiği bir yayın alanı hayalim var. Şiir yorumculuğunda ise kendimi daha da geliştirmek, farklı şairlerin dünyalarına dokunmak ve seslendirdiğim şiirleri daha geniş kitlelere ulaştırmak istiyorum. Ama benim için mesele hiçbir zaman “daha çok tanınmak” olmadı. Daha çok insana dokunabilmek çok daha kıymetli. Bir gün, seslendirdiğim şiirlerin ve yaptığım çalışmaların kalıcı bir iz bırakmasını isterim. İnsanların yıllar sonra bir şiiri dinlediğinde benim yorumumla bir anısını, bir insanı, belki de kendi hayatından bir parçayı hatırlaması… Benim için bundan daha güzel bir başarı düşünemiyorum. Edebiyat adına da gönlümde yapmak istediğim çok şey var. Şiirin yalnızca yazılan ve okunan bir şey değil, insanların hayatına dokunan bir alan olduğuna inanıyorum. Bu nedenle ileride şiir, radyo ve insan hikâyelerini bir araya getiren daha kapsamlı projelerin içinde olmak istiyorum. Ama bütün bu hayallerin üzerinde benim için daha önemli bir dilek var: Sağlıkla, huzurla ve içimdeki heyecanı kaybetmeden yoluma devam etmek. Çünkü insan geleceğe dair ne kadar güzel hayaller kurarsa kursun, önce hayatın kendisine şükretmeyi öğreniyor. Bugün için hayalim; daha çok üretmek, daha çok insana ulaşmak, daha çok yüreğe dokunmak. Ve belki yıllar sonra dönüp geriye baktığımda, “İyi ki bu yoldan geçmişim; iyi ki sesimi insanların duygularına emanet etmişim” diyebilmek. Ben gelecekte kendimi büyük bir yerde değil, insanların kalbinde güzel bir yerde görmek istiyorum. Çünkü benim
için asıl başarı, adının çok yerde duyulması değil; bir insanın hayatında güzel bir iz bırakabilmek.
15. Söyleşimizin sonunda, sizi dinleyen ve okuyanlara bir cümle bırakmanızı istesek; özellikle hayatın zor bir döneminden geçen, umudunu kaybetmek üzere olan ve yeniden ayağa kalkmak için kendinde güç arayan insanlara ne söylemek istersiniz? Azze Lal’i Aşk’ın onlara bırakacağı mesaj ne olur?
Söyleşinin sonunda insanlara verebileceğim en büyük mesaj, aslında kendi hayatımdan öğrendiğim bir cümle olurdu Ne kadar yorulmuş olursanız olun, kendinizden vazgeçmeyin. Çünkü hayat bazen insanın bütün ışıklarını birer birer söndürür. Öyle geceler olur ki sabahın geleceğine inanmak bile zorlaşır. İnsan gücünü kaybettiğini, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünür. Ben de o gecelerden geçtim. Korktuğum, kırıldığım, sustuğum, içimde kimsenin görmediği savaşlar verdiğim zamanlar oldu. Ama sonra öğrendim ki insanın içinde, kendisinin bile bilmediği bir güç varmış. Bazen onu bulmak için dibe kadar inmek gerekiyormuş. Bugün hayata başka bir yerden bakıyorum. Bir sabah uyanmanın, sevdiğin birinin sesini duymanın, gökyüzüne bakıp derin bir nefes alabilmenin bile ne büyük bir nimet olduğunu biliyorum. Bu yüzden umudunu kaybetmek üzere olan herkese şunu söylemek istiyorum. Bugün hayat sana ağır geliyorsa, yarını bugün yaşadığın acıyla ölçme. Çünkü bazı yaralar iyileşirken insanın hayatına bambaşka bir anlam bırakır.
Ağlayacaksan ağla…
Yorulduysan biraz dinlen…
Korkuyorsan kork…
Ama kendini bırakma.
Çünkü bazen yeniden ayağa kalkmak
için kocaman bir güce ihtiyacımız
yoktur. Bazen sadece içimizden gelen
küçücük bir “devam et” yeter.
Ve unutma; En karanlık gecenin bile sabaha yenilmeye mahkûm olduğunu hayat bize her gün yeniden gösteriyor. Belki bugün kendini kırılmış bir dal gibi hissediyorsun. Ama unutma; bazı dallar kırıldıkları yerden yeniden filizlenir. Benim mesajım şu olsun Kendine iyi bak. Kalbini kötülükle cezalandırma. Yaşadıkların seni taşlaştırmasın. Çünkü senin hâlâ sevecek, gülecek, sarılacak, bekleyecek ve yaşayacak günlerin olabilir. Ve bir gün geriye dönüp bugünlere baktığında, belki de kendine teşekkür edeceksin. “İyi ki vazgeçmemişim.” diyeceksin. İşte ben, Azze Lal’i Aşk, size o cümleyi şimdiden bırakmak istiyorum Ne olursa olsun, kendinden vazgeçme… Çünkü bazen insanın hayatındaki en güzel başlangıç, ‘Artık dayanamıyorum’ dediği yerin hemen ardından başlar.” Ve eğer bugün kimse sana bunu söylemediyse, ben söylemiş olayım: Sen hâlâ değerlisin. Hâlâ umut var. Hâlâ yarın var. Ve sen hâlâ hikâyenin son sayfasında değilsin.
Değerli dost Azze Lal’i Aşk zaman ayırıp, söyleşimize katıldığınız için teşekkür ederiz.
Asıl ben teşekkür ederim. Böylesine içten, anlamlı ve insanın kendi içine dönüp bakmasını sağlayan sorularla bana kendimi yeniden anlatma fırsatı verdiğiniz için…Bazen insan yaşadıklarını sadece yaşar; ama üzerine konuştuğunda, geride bıraktığı yolların, kırgınlıkların, umutların ve yeniden ayağa kalkışların aslında nasıl bir hikâye oluşturduğunu daha iyi fark eder. Bu güzel söyleşide bana sadece sorular sormadınız; hayatımın bazı sayfalarını yeniden açtınız. Bunun benim için ayrı bir anlamı var. Beni dinleyen, okuyan ve kendi yüreğinden bir parça bulan herkese de gönülden teşekkür ediyorum. Eğer söylediklerim bir insanın yüreğine dokunduysa, birine umut olduysa ya da “Ben de yalnız değilmişim” dedirttiyse, benim için söyleşinin en güzel karşılığı budur. Ve son olarak size, kıymetli Filozof Sosyolog, bu güzel sohbet ve emeğiniz için teşekkür ediyorum. Kelimelerin kıymetini bilenlerle yapılan sohbetler, insanın yüreğinde uzun süre kalır.
Sevgiyle, saygıyla…
aZze LaL’i aŞk
Her insanın hayat yolculuğunda kendine ait bir sesi, bir hikâyesi ve ardında bıraktığı izler vardır. Azze Lal’i Aşk da sesiyle şiire dokunurken, yaşamın karşısına çıkardığı zorluklara karşı gösterdiği mücadeleyle sözün bazen yalnızca anlatmak için değil, güç vermek ve hayata tutunmak için de var olduğunu gösteriyor. Bu söyleşide, mikrofonun başından şiirin dünyasına uzanan yolculuğuna, hayata bakışına ve güçlü duruşuna tanıklık ettik. Değerli arkadaşım Azze Lal’i Aşk’a, içtenliğiyle bizimle paylaştığı bu anlamlı yolculuk için teşekkür ediyor; sanatla, sözle ve umutla yolunun her daim açık olmasını diliyorum.












