Günaydın ey okuyucu, ruh ikizim, derdimin ortağı! Bugün size öyle derin, öyle furbi’leşmiş bir konudan bahsedeceğim ki, eminim okurken “Aaa, tam beni anlatıyor!” diyeceksiniz.
Hani şu dilimize dolanan, bir kere duyduktan sonra zihninizi sarıp sarmalayan şarkı sözleri var ya… İşte onlardan biri, beni son günlerde esir almış durumda: “Bana seni hatırlatır bi’ şey bulurum / Sağımı solumu şaşırıp unuturum / Uzaklara dalıp dalıp senin olurum / Sus olur, pus olur, bi’ seni konuşurum.”
Şimdi dürüst olalım, bu sözler hepimizin bir dönem yaşadığı o “aşk sarhoşluğu” halini özetlemiyor mu? Hani etrafta olup biten her şeyin, gördüğünüz her nesnenin, duyduğunuz her sesin size O’nu hatırlattığı o büyüleyici ama bir o kadar da komik dönem…
Mesela en basitinden, sabah kahvemi içerken… Kahvenin buharı mı yükseliyor, yoksa benim zihnimde O’nun gülüşü mü beliriyor? Bir anlığına kendimi kaybedip, fincanı elimde unutup uzaklara dalıyorum. Sonra yanımdaki arkadaşım dürtüyor: “Elif, iyi misin? Kahven soğudu.” Cevabım hazır: “Aa, dalmışım. Hava bugün ne kadar da… şey… güzel, değil mi?” Yalanın da böylesi! O an aklımda ne hava, ne kahve, sadece O var.
Ya da alışveriş yaparken… Bir tişört görüyorum, rengi O’nun en sevdiği renk. Hop, hemen sepete atıyorum. Bir kitapçıya giriyorum, O’nun okuduğu yazarın yeni kitabını görüyorum, alıyorum. Nereye koysam, ne yapsam O’na çıkıyor yollar. En son kendimi bir hırdavatçıda buldum, çünkü aklıma O’nun evde bozuk bir musluktan bahsettiği geldi. Allah’ım, ben musluk tamirinden ne anlarım? Satıcıya “Şu borular varya, hani şöyle yuvarlak olanlar… Onlardan var mı?” diye sorarken, satıcının bana uzaylı görmüş gibi baktığına yemin edebilirim. Sağımı solumu, aklımı fikrimi şaşırmışım resmen.
Gelelim o “sus olur, pus olur, bi’ seni konuşurum” kısmına… Bu kısım, durumun “komedi” boyutunu zirveye çıkarıyor. Arkadaş grubumuzla oturmuşuz, herkes kendi derdini anlatıyor, gündemdeki konular tartışılıyor. Ben ise sanki paralel bir evrende yaşıyorum. Sohbet bir anda “en sevdiğiniz tatil yeri”ne gelse, benim aklıma O’nun gittiği yerler geliyor. “Şey… O’nun gittiği… Hani şu… Nehrin kenarında… Şelalesi olan… Neyse, çok da önemli değil” diye saçmalıyorum. Arkadaşlarım birbirine bakıyor, “Elif yine kime aşık oldu ya?” der gibi. Çünkü ben sussam da, gözlerimden, mimiklerimden, hatta yanlışlıkla mırıldandığım O’nun en sevdiği şarkıdan anlaşılıyor her şey. Benim iç sesim, durmadan O’nu konuşuyor.
Pus oluyorum resmen. Sanki üzerime bir sis çökmüş, sadece O’nun silüeti beliriyor sisin içinde. Birisi bana soru sorduğunda, sanki soruyu uzaydan gelmiş gibi algılıyorum, beynim processing yaparken bir yavaşlama yaşıyor. Cevaplarım ya alakasız oluyor ya da “Hı? Ne dedin?” şeklinde geri dönüyor. Bu arada muhtemelen cevabımın içinde yine O’nun adı geçiyor, bir şekilde.
Ama şikayetçi miyim? Asla! Çünkü bu haller, aşık olmanın, kendini kaybetmenin, kalbinin aklından daha hızlı atmasının o eşsiz ve bir o kadar da deli dolu halidir. Herkesin hayatında en az bir kere deneyimlemesi gereken bir çılgınlık. Biraz komik, biraz utanç verici, ama kesinlikle unutulmaz.
Şimdi söyleyin bana, sizin de etrafınızda bu şarkı sözlerini sonuna kadar yaşayan, “Sus olur, pus olur, bi’ seni konuşurum” diyen birileri var mı? Ya da itiraf edin, siz de bu hallere büründünüz mü hiç? Hadi dökülün, yalnız olmadığımı biliyorum!
Aşkın bu komik hallerine bir daha ne zaman düşeceğiz dersiniz? Belki de çoktan düşmüşüzdür bile…













