Gün henüz ağarmamışken, Ankara’nın beton ormanında yeni bir gün başlıyor benim için.
İnce bir esinti yüzümü okşuyor, burnuma karışan ilk kokular ise tanıdık: nemli toprak, uzaklardan gelen egzoz dumanı ve az ötedeki fırından yayılan sıcak simit kokusu… İki adımda tırmandığım bu alçak duvar, benim şehrin nabzını tuttuğum stratejik noktam. Aşağıda, henüz uykusundan tam uyanamamış devler aceleyle oradan oraya koşturuyor. Onların telaşı bana yabancı. Benim dünyam, anın ritmiyle, güneşin hareketiyle ve karnımın gurultusuyla şekilleniyor.
Ankara, onların dediği gibi gri ve soğuk bir şehir mi? Belki onların devasa pencerelerinden bakınca öyle görünüyor olabilir. Ama benim için Ankara, keşfedilmeyi bekleyen sayısız köşe bucak, güneşlenmek için ideal sayısız kaldırım taşı ve gizlenmek için mükemmel araba altlarından oluşan devasa bir oyun alanı. Özellikle sabahın erken saatlerinde, henüz o gürültülü demir yığınları ortalığı kaplamamışken, şehir benim sessiz krallığım.
Kızılay’ın kalabalığı onlar için bir karmaşa olabilir, ama benim için hareketli bir av sahası ve potansiyel okşayıcı ellerle dolu bir arena. Hızlı adımlarla geçen bacakların arasından ustaca süzülürken, bir yandan da yere düşen minik kırıntıların kokusunu alıyorum. Bazen bir esnafın kapısının önünde tembelce uzanırken, gelip geçenlerin attığı sevgi dolu bakışlar ve fısıltılar içimi ısıtıyor. Onların dünyasında “trafik” dedikleri o bitmek bilmeyen metal akıntısı, benim için dikkatle aşılması gereken hareketli bir nehirden farksız. Kuralları basit: hızlı ol, çevik ol ve en önemlisi, gözlerini dört aç.
Parklar, bu beton denizinde benim vahalarım. Hele ki ilkbaharda, açan çiçeklerin ve taze çimenin kokusu adeta bir ziyafet. Ağaçların gölgeleri serin bir sığınak sunarken, kuş sesleri de gün boyu süren bir konser gibi. Burada, kendi türdeşlerimle de sosyalleşme fırsatı buluyorum. Kimisi otoriter bir tavırla kendi bölgesini işaret ediyor, kimisi oyun oynamak için can atıyor, kimisi de sadece yan yana sessizce güneşlenmenin keyfini çıkarıyor. Onların karmaşık sosyal hiyerarşileri, devlerin anlamsız güç oyunlarına ne kadar da benziyor.
Geceleri Ankara bambaşka bir kimliğe bürünüyor. Şehir ışıkları, gökyüzünde parlayan yıldızlara meydan okurcasına parlarken, sokaklar daha sakin ve gizemli bir hal alıyor. Çöp konteynerlerinin etrafında toplanan diğer gölgelerle birlikte, günü kurtaracak bir şeyler arıyoruz. Soğuk taşların üzerinde yürürken, uzaklardan gelen siren sesleri ve uğultular, onların dünyasının asla tam olarak dinmediğini hatırlatıyor bana.
Benim Ankara’m, onların haritalarında işaretlenmeyen, onların kameralarına yansımayan bir şehir. Benim Ankara’m, her bir sokağın kendine has kokusu, her bir parkın farklı gölgesi ve her bir insanın farklı dokunuşuyla örülmüş bir mozaik. Belki onların gözünde sadece başıboş bir gölgeyim, ama bu şehrin ritmini en derinden hissedenlerden biriyim. Ankara, benim patilerimin izleriyle dolu, gizli bir dünya. Ve ben, bu beton ormanının sessiz ama keskin gözlemcisiyim. Onların telaşlı hayatlarına yukarıdan bakarken, kendi basit ama anlamlı varoluşumun tadını çıkarıyorum. Çünkü biliyorum ki, bu şehir, ne kadar değişirse değişsin, her zaman bir kedinin meraklı ve sevgi dolu bakışlarına ev sahipliği yapmaya devam edecek.













