Bir zamanlar mutluluğun kalbi, kartondan kutularda atardı… Ah çocukluğum…
Saklambaçla kararan akşamların, mahalle aralarında yankılanan kahkahaların, yere düşen dizlerin hatırasısın sen. Seninle güzeldi her şey. Ben 1991 doğumluyum. Ve yeminle söylüyorum: dünya milenyuma girdi, biz insanlığımızdan çıktık. Önce müzik değişti. Bir zamanlar Murat Göğebakan “Kalbim Yaralı” derdi, biz susar dinlerdik. O bir şey anlatırdı, biz hissederdik. Şimdi? Şimdi birileri mırıldanıyor, autotune’a boğulmuş cümlelerle, kimin ne anlattığı belli değil. Ruh yok. Anlam yok. Samimiyet zaten göç etti bu diyarlardan. Filmler bile değişti. Bir zamanlar Kemal Sunal çıkardı ekrana, biz ailece toparlanır, gülerek büyürdük. O kahkahalar, o mimikler, o bakışlar…Bir karakter değil, bir akrabaydı sanki. Şimdi? Her şey efekt. Her şey CGI. Her şey gösterişli ama içi bomboş. Ve ülke…Komşuların birbirine tencere uzattığı, kapıların kilitsiz kaldığı o yıllardan; şimdi herkesin duvarını, çitini, kamerasını artırdığı bir yalnızlığa savrulduk.
Sokakta çocuk görünce sevinecek insan kalmadı. Selam vermek bile siyasi bir mesele oldu. Biz bir oyuncağa aylarca ulaşamazdık. Gazeteden kupon biriktirirdik. Heyecanla, sabırla, emekle… Her gün o gazeteyi açmak ayrı bir heyecandı. Ve o oyuncak geldiğinde? Sanki dünya bizimdi. Küçücük bir plastik topa sevinirdik. Çünkü onun içinde alın teri vardı. Bekleyiş vardı. Hayal vardı. Şimdi? Her yer oyuncakçı. Her şey var. Ama çocukların gözleri parlamıyor. Çünkü ellerindeki o pahalı oyuncak, onlar daha istemeden önlerine konuyor. Emek yok, hikâye yok. Sadece yapay bir mutluluk, sahte bir gülümseme. Bizim zamanımızda sevgi vardı. Komşunun çocuğuna da sahip çıkılırdı. Bir tabak sarma, bir merhaba, bir “nasılsın” yeterdi insan olmaya. Şimdi herkes ekranlara gömülmüş. Gerçek ilişkiler, dijital karşılık bulamıyor artık. Ve en acısı da şu belki: Eskiden her şey eksikti ama içtendi. Şimdi her şey varmış gibi… Ama hiçbir şey yok aslında. Ruh yok. Anlam yok. Ve en acısı: İnsan yok.













