Dün, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 87. yıl dönümünde andık.
Kalplerdeki hüzün ve minnet duygusu ne kadar derinse, O’nun temsil ettiği yönetim felsefesine duyulan hasret de o kadar yoğundur. Bu hasret, sadece bir lideri anmak değil; O’nun aklın ve bilimin rehberliğini esas alan o tavizsiz duruşuna olan derin özlemimizdir.
Atatürk’ün devleti kurarken çizdiği temel ilke, hükümet etme sanatının kişisel çıkar ve kayırmacılıktan arındırılması üzerine kuruludur. O, liyakati, kurucu felsefenin ve ilerlemenin yegâne sigortası olarak görmüştür. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, bize duygusal ve popülist eğilimlerden uzak durmayı, kararları sadece bilginin ışığında almayı emreder.
Hasretin Boyutu: Liyakat Krizi
Bugün, uluslararası platformlarda ve yerel yönetimlerde yaşanan etik krizlerin, finansal güven bunalımlarının temelinde Atatürk’ün liyakat ilkesinden uzaklaşma yatmaktadır. Dünya, büyük bir belirsizlik içindeyken, Türk milleti olarak bize bırakılan en güçlü miras, akılcı ve liyakatli çözümler üretme kapasitesidir.
10 Kasım’da hissettiğimiz hasretin en güçlü kaynağı budur: O’nun gibi, tüm zorluklara rağmen sadece ilke ve etik değerlerle hareket edebilen o net liderlik duruşuna duyulan ihtiyaçtır.
Büyük İlkelere Bağlılık Yemini
Atatürk, kendi şahsının yüceltilmesi yerine, Türk gençliğinin O’nun fikirlerini aşmasını arzulamıştır. O’na en büyük saygı, duygusal anmalardan ziyade, O’nun gösterdiği yolda, ahlak ve yetkinlikten taviz vermeden yürümektir. O’nun mirasını korumak demek, her kademede göreve getirilecek kişileri yalnızca liyakat ve dürüstlük kriterlerine göre seçmek demektir.
10 Kasım, bir yas günü olmanın ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını sağlayan temel ilkelere olan bağlılığımızı en güçlü şekilde tazelediğimiz gündür. Bize düşen, O’na duyduğumuz hasreti, O’nun izinde bilim, akıl ve liyakatle aydınlık bir geleceğe dönüştürmektir.













