Datça yarımadasının en ucunda, Ege’nin mavi suları Akdeniz’in lacivertine kavuşurken, bir antik kent tüm ihtişamıyla zamana meydan okur. Adı Knidos. Ancak bu topraklarda yaşayanların dilinde, o görkemli antik kentin bir de halk arasında bilinen, yüreklere dokunan bir ismi daha var: Tekir.
Tüm resmi kaynaklarda, tarih kitaplarında adı hep aynı: Knidos. Oysa Datça’nın bu eşsiz burnuna gidenlerin, oranın insanıyla sohbet edenlerin bildiği bir gerçek var: Oraya “Knidos’a gidiyoruz” demezler. “Tekir’e gidiyoruz” derler.
Bu isim, aslında sadece kuru bir coğrafi tanımlama değil. Knidos’un üzerinde bulunduğu burun, yani Tekir Burnu, antik kente bu adı vermiş. Ama mesele sadece bir coğrafi konumun adı değil. Mesele, tarihin ve kültürün, nesilden nesile aktarılırken nasıl bir değişime uğradığı, nasıl halkın dilinde yeniden hayat bulduğudur.
Birçok kaynak, bu antik kentin sadece resmi adını yazar ve geçer. Oysa bir hikayenin ruhu, sadece yazılı belgelerde gizli değildir. Bir yerin gerçek adını, o toprağın insanlarından dinlemek gerekir. Benim de Cuma gününden beri yaptığım tam olarak bu. Atilla Kaptan’dan Burak Güler’e, Emre Muslu’dan Yazı köyü muhtarı Mert Yalçın’a kadar birçok değerli insanla sohbet ettim. Onlar, Knidos’a sadece Tekir demiyor, aynı zamanda bir aidiyet, bir sevgi ve bir sahiplenme duygusuyla bu ismi kullanıyorlar.
Yazmak, sadece araştırmadan, duygusuzca kelimeleri dizmek değildir.
Yazmak, halkın dilinden, halkça konuşmak; insanlara dokunan bir samimiyetle kaleme almaktır. Bu araştırma, bana sadece Knidos’un neden Tekir olarak anıldığını değil, aynı zamanda yazının gücünün ve ruhunun nerede saklı olduğunu da bir kez daha gösterdi. Knidos’un kalıntıları ne kadar eşsizse, onun Tekir olarak anılması da o kadar özel. Çünkü o isim, sadece bir tabela değil, bir hafıza. O toprağın ve insanının ortak mirası.













