Yemek yemek, bir zamanlar sadece karın doyurmak için yapılan bir eylemdi. Şimdi ise, bir ritüel, bir sanat, hatta bir performans. Bir restoran masasında, garsonun getirdiği yemeğe önce bir saygı duruşunda bulunulur, sonra da en iyi fotoğraf açısını bulmak için telefonlar çıkarılır.
Komik olanı, o güzelim yemeğin sıcaklığıyla mücadelesidir. “Bir dakika, ışık iyi gelmedi,” “Biraz daha yakından çekelim,” “Şu masadaki çiçek de kadraja girsin” derken, yemek soğur, lezzeti uçar gider. O an, bir sanat eseri yaratmak için yapılan bir çaba değil, bir yiyeceği soğutma yarışıdır.
Sadece restoranlar değil, evde yapılan yemekler de bu dramdan nasibini alır. Annenizin saatlerce emek verip yaptığı yemeğin tadına bakmadan önce, ilk iş telefonla fotoğrafını çekmektir. Anneniz, “Evladım, yemeğin tadına baksana, soğuyacak!” diye bağırırken, siz “Anne dur, son bir fotoğraf daha çekeyim” diye yalvarırsınız.
Sosyal medya platformları, bu durumun en büyük sahnesidir. Herkesin yediği yemek bir “lezzet şöleni,” içtiği kahve bir “sanat eseri” gibi sunulur. Oysa gerçekte, o mükemmel fotoğrafın arkasında, çoğu zaman soğumuş bir yemek ve açlıktan karnı guruldayan insanlar vardır.
Yemek yemek, sadece midemizi doyurmak için değil, aynı zamanda ruhumuzu da beslemek içindir. En iyi anılar, bir tabakta değil, o tabağın etrafında yaşanan sohbetlerde gizlidir. Bazen telefonu bir kenara bırakıp, sadece yemeğin tadını çıkarmak, bir fotoğraf çekmekten daha lezzetli olabilir.













