Kur’an-ı Kerim’in Fatiha Suresi’nde, her gün defalarca tekrar ettiğimiz o kadim ve güçlü ayet: “İyyake na’budu ve iyyake nesta’in.” Yani “Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.”
Bu cümle, İslam inancının temelini, tevhidin özünü ve kulun Allah ile olan ilişkisinin en saf halini ifade eder. Peki, bu iddiayı her tekrar ettiğimizde, kalbimiz ve eylemlerimiz de bu sözle aynı doğrultuda mı? Gerçekten, yalnızca Allah’a mı yöneliyoruz, yalnızca O’ndan mı medet umuyoruz?
Bu soru, bireysel ve toplumsal olarak kendimizi sorgulamamız gereken can alıcı bir noktadır. Zira hayatın karmaşası içinde, farkında olmadan bu ulvi prensipten sapmalar yaşayabiliyoruz.
Gizli Şirkler ve Modern Putlar
Geleneksel anlamda putlara tapmak belki de günümüz dünyasında çok yaygın değil. Ancak “yalnız sana ibadet ederiz” ilkesini zedeleyen durumlar, modern hayatın içinde gizli şirkler olarak beliriyor. Örneğin, makam, mevki, zenginlik, şöhret, hatta sosyal medyada elde edilen “beğeniler” bile, eğer kalbimizde Allah’ın sevgisinin ve rızasının önüne geçiyorsa, birer modern puta dönüşebilir. İbadet sadece namaz kılmak, oruç tutmak değildir; Allah’ın rızasına uygun yaşamaktır. Eğer bir karar alırken, bir eylemde bulunurken, ilk düşündüğümüz şey Allah’ın rızası yerine, insanların ne diyeceği, maddiyatın getireceği çıkar ya da ego tatmini ise, o zaman bu sözümüzle eylemimiz arasında bir çelişki oluşur.
Aynı şekilde, “yalnız senden yardım dileriz” ilkesi de derinlemesine sorgulanmalıdır. Şüphesiz ki insan, dünyevi işlerinde sebeplere sarılacak, başkalarından destek alacaktır. Bir doktora başvurmak, bir uzmandan fikir almak, arkadaşımızdan borç istemek doğaldır ve bu durum Allah’tan yardım dilemeye aykırı değildir. Ancak asıl mesele, kalbin kime veya neye bağlandığıdır. Eğer bir işin sonucunu yalnızca o kişinin çabasına, o paranın gücüne veya o makamın etkisine bağlıyorsak, Allah’ın kudretini ve takdirini göz ardı ediyorsak, o zaman bu duanın ruhundan uzaklaşmışız demektir. Kuldan gelen yardımın da aslında Allah’ın bir lütfu olduğunu unutmak, tevhid inancına aykırı bir düşünce biçimidir.
Sorgulamanın Önemi ve Sorumluluğumuz
Bu ayet, bir nevi aynamız olmalı. Her tekrar edişimizde, yaşamımızı bu aynada yeniden gözden geçirmeli, eksikliklerimizi ve yanlışlarımızı görmeliyiz. Şunları kendimize sormalıyız:
- Günlük koşturmacalarımızda, hedeflerimizde ve önceliklerimizde Allah’ın rızası ne kadar yer tutuyor?
- Bir zorlukla karşılaştığımızda, ilk aklımıza gelen, çözüm beklediğimiz merci kim veya ne oluyor?
- İnsanları razı etme çabamız, Allah’ı razı etme çabamızın önüne geçiyor mu?
Bu soruların cevabı, bizi vicdani bir muhasebeye sevk etmeli. Çünkü Allah’a saf ve katışıksız bir bağlılık, sadece lafızlarla değil, kalple ve eylemlerle gösterilen bir samimiyet gerektirir. “Yalnız sana ibadet ederiz” demek, tüm kulluk çeşitlerini, kalpteki sevgi ve korkuyu sadece Allah’a yöneltmek; “yalnız senden yardım dileriz” demek ise, tüm beklentileri, ümitleri ve sığınmaları sadece O’na havale etmektir.
Tevhidin Berrak Suyu
Bu çağda, bilgi akışının hızlandığı, maddi değerlerin ön plana çıktığı bir dönemde, bu ayetin ruhuna uygun yaşamak belki de her zamankinden daha zordur. Ancak tam da bu yüzden, bu ayetin bize sunduğu tevhidin berrak suyuna daha çok ihtiyacımız var. Kalplerimizi ve zihinlerimizi, dünyevi kaygılardan, sahte bağımlılıklardan ve gizli şirklerden arındırmak, bizi gerçek özgürlüğe ve huzura ulaştıracaktır.
Unutmayalım ki, bu ayet sadece bir dua değil, aynı zamanda bir yaşam düsturudur. Eğer bu düsturu içselleştirebilirsek, hayatımızın her alanında Allah’a olan bağlılığımızı daha güçlü bir şekilde hissedecek ve O’nun yardımının her an bizimle olduğunu fark edeceğiz. Gerçekten de, “Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” dediğimizde, bu sözün hakkını verebiliyor muyuz? Bu soru, cevabı her birimizin kendi vicdanında saklı olan en büyük imtihanımızdır.













