Bazen gece uyanırsın, öylece tavana bakarsın. Ne tam uykudasındır, ne de tamamen uyanık. Kalbinin içinde bir cümle dolaşır.
Anlamını bilmezsin ama susarsan kaybolacakmış gibi gelir. İşte ben o anlarda yazdım. Gecenin kimseye ait olmayan saatlerinde, sessizliğin bile sesi varken. Yazdıklarımın başında uzun girişler yoktu. Konulara hazırlık yapmadım. Çünkü bazı hisler aniden gelir, yerleşir, anlatılmak ister. Oturup cümle seçmek değil mesele, o hissi kaçırmadan yakalamak. Bazen bir çocuğun yürüyüşünü izlerken başlar yazı, bazen annenin bir cümlesinde kalırsın. Gözlerinin içine bakmadan söylenmiş bir “iyiyim”den masal olur mesela. Hiçbirini uydurmadım. Ama çoğunu da birebir yaşamadım. Yaşayabilirdim. Yaşasaydım böyle olurdu dedim. İçimde olan ama hiçbir yere oturmayan, bir kalıba girmeyen kırılgan anları kelimelere döktüm. Hem içimi açtım, hem de korudum. Biraz bendim, biraz sizdiniz, biraz hepimiz…
Yazarken çok düşündüm. Acaba bu kadar sade olmak fazla mı cesur? Bir cümlede bu kadar çok susmak doğru mu? Sonra sustuğum her şeyi yazıya bıraktım. Çünkü gerçek olan duyguların, çok söze ihtiyacı yok. Bir satırda kaldıysanız, belki de o satır aslında sizin cümlenizdi. Sadece ben önce söylemiş oldum. Okuyuculardan gelen mesajlarda hep bir ortak his vardı: “Çok tanıdık geldi.” Bu beni şaşırtmadı. Çünkü yazarken fark ettim ki, ne kadar kişisel olursa olsun, hislerin dili evrensiz bir yerden konuşuyor. Hepimiz özlüyoruz. Bazen ismini bile hatırlamadığımız bir şeyi. Bazen hiç yaşanmamış bir anıyı. Kitabı yazarken, sayfa sayısı ya da konular değil, daha çok içsel sessizliklerle uğraştım. “Bu duygunun adı neydi?” diye sordum kendime. “Bu boşluk ne zamandan beri içimdeydi?” Ve belki de asıl yazma sebebim buydu: Kendime bile anlatamadığım şeyleri, yazıya emanet etmek. Çünkü bazen en çok, anlatamadığımız yerlerden kırılıyoruz. Hiç büyük cümleler kurmadım. Süslemedim, gizlemedim, olduğundan farklı göstermedim. Yazarken kimseyi ikna etmeye çalışmadım. “Bak bu çok derin bir his,” demedim. Okuyanın kendi derinliğini bulacağına güvenerek bıraktım. Çünkü iyi bir yazı, okuyanı yazar yapar. Yani tamamlamaz kendini; tamamlanmayı bırakır.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Yazmak, bir tür hatırlama biçimi. Unuttum sandığın şeylerin geri gelmesi. Ve belki de affetmenin bir yolu. Kendini, başkalarını, geçmişini. Her yazı biraz yaradır ama aynı zamanda pansuman. Kendine usulca, acele etmeden dokunmak.
Bana sık sık “Neden yazıyorsun?” diye sorarlar. Cevabım net değil. Bazen yalnız kalınca, kelimeler seni bulur. Çünkü kelimeler bilir: Sen onları yazmazsan, onlar seni yutacak. O yüzden yazıyorum. Kalabalık içinde sessizleştiğimde, birinin ruhunu fark ettiğimde, eski bir şarkı beni yarım bıraktığında… Belki bu yazıyı okurken senin de içinde kıpırdayan bir şeyler olmuştur. Anlatamadığın, tam tarif edemediğin. İşte ben oraya yazdım. Senin cümleye dökemediğin yerlere. Çünkü yazmak, bazen sadece paylaşmak değil, dokunmadan sarılmanın yoludur. Ve en güzeli şu: Herkes kendi hikâyesini okur yazdığında. Senin ne yazdığın değil, okuyan ne hissettiğidir asıl olan.
İyi ki varsın. Bu yazıyı buraya kadar okuduysan, zaten aynı duygunun yolcusuyuz demektir.













