Türkiye’de bir yara var, kanıyor. Ve ne yazık ki, bu yarayı kaşımaya devam eden bir sistemin içindeyiz. Liyakatsızlık…
Sağı solu yok bu işin, ne yazık ki tüm kurumlara sirayet etmiş bir kangren meselesi. Gözlerinizle görmüşsünüzdür, hepimiz görmüşüzdür: İki kelimeyi bir araya getiremeyen ama bir şekilde en kritik birimlerde görev yapanlar. Torpili olmasa pazarda bile iş tutamayacak insanların, liyakatsızlıklarına rağmen önemli pozisyonlarda oturduğu bir düzen. Kadın erkek fark etmez, mail atmayı bilmeyenler bile bu ülkede makam mevki sahibi edildiler. Nasıl mı? Malumunuz, “bizim adamımız” referansıyla.
“Liyakat Olmadan Kaos Kaçınılmaz”
Çağdaş bir toplumu kuran, inşa eden liyakatli kadrolardır. Bilgiye, deneyime, yeteneğe dayalı bir yükseliş ve görevlendirme, o toplumu ileri taşır. Peki liyakatsız kadrolar ne yapar? Tam bir kaos ortamı yaratır. Hizmet değil, şahsi meseleler ön planda olur. Koltuk kavgaları, “benim adamım” anlayışı, dedikodular ve iş bilmezlikler ülkenin canına okur. Sadece kamuda değil, özel sektörde de durum farklı değil. İlkokul mezunu bir adamın şef veya müdür olduğu, onun altında pırıl pırıl, liyakatli, üniversite mezunu gençlerin ezildiği manzaralar az mı? Bu gençler, hak ettikleri yerlere gelememenin, bilgi ve birikimlerinin değersiz görülmesinin getirdiği hayal kırıklığıyla ya küser, ya da başka ülkelere giderler.
“Bu Gemi Nasıl Yüzüyor?”
Bir zamanlar ülkenin her köşesine damga vuran büyük projelerin, güçlü kurumların altında liyakatli insanların imzası vardı. Şimdi ise, o mirası yemekle meşgul, üzerine hiçbir şey koyamayan hatta var olanı tüketen bir yapı hakim. Bu kanayan yara kaşındıkça daha da derinleşiyor. Ne zaman liyakati esas alan bir sistem kurarız, işte o zaman bu ülkenin potansiyeli gerçekten ortaya çıkar. Aksi takdirde, bu geminin liyakatsız kaptanlarla nereye toslayacağını hepimiz endişeyle izlemeye devam edeceğiz.













