Abaaaov! Millet, memleket ne hâllere geldi gardaşlar! Bizim Ankara’da bir mahalle kahvesi vardır, bilirsiniz. Hani şu camında “Tüpçü bitti, çaylar ocağın dibinde” yazan, önünden geçen kedinin bile kılık kıyafetine müdahale edilen yer. Geçen gün gittim oraya, oturdum şöyle köşeye. Bizim Mamaklı Hafız Mehmet, elinde TDK’nın kalınlığı taşa koysan taşın kafasını yaracak o resmi yazım kılavuzu, kara kara düşünüyor. Dedim, “Hafız hayırdır, hayalet mi gördün, yoksa belediye su saatine yine yüzde yüz bindirdi mi?”
Hafız kaldırdı başını, gözler dört açılmış, “Abe Ramazan, yandık kurban olayım” dedi. “Ne oldu la?” dedim. “Hükûmet mi değişti?” “Yok,” dedi, “TDK yeni genelge yayınlamış. Artık ‘nörüyon’ demek, Türk Dil Kurumu Kanunu’nun 42. maddesinin fıkra bilmem kaçına göre ‘resmi lisanı tahkir ve tezyif’ kapsamına giriyormuş! ‘Nö’yün’ diyenlerin cümle içindeki yüklemleri teker teker asılacakmış!”
Tövbe yarabbi! Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Adamlar Ankara’nın o taştan, betondan, ayazdan sert ama yüreği yumuşacık şivesini almışlar, mahkemeye çıkaracaklar mübarek. Hâlbuki bizim Ankara ağzı dediğin şey sıradan bir lisan mıdır can? Değildir! O, ta Osmanlı’dan kalma bir devlet sırrı gibidir. Şimdi TDK başkanı kalkıp desin ki bana: “Efendim, ‘geliyom’ kelimesindeki ‘y’ harfi fonetik olarak hatalıdır.” Ula başkan, sen hiç araba vitese geçmeyince “Yürü be koçum” diye debriyaja kafa atan şoför gördün mü? Görmedin! O yüzden bizim dilimiz TDK’nın masasına sığmaz, o masa bizim dilin altında kalır, pestili çıkar!
Geçenlerde bizim sokakta bir olay koptu, vallahi billahi senaryosunu Hollywood’a versen oscar alır. Bizim Çankayalı emekli müsteşar Hikmet Bey, manavdan domates seçiyor. Adam o kadar kibar, o kadar TDK kurallarına uygun konuşuyor ki, “Evladım, şu narin domateslerin kabuğunda zerre menfi leke olmasın lütfen” diyor. Bizim manav Keçiörenli Eşref de aşağı kalır mı, yapıştırdı cevabı: “Bey amca, o dediğin domatesler buraya gelene kadar iki kere deprem atlatmış, kabuğu zımparalasan anca düzelir, ne menfisi?” Hikmet Bey gözlüklerini indirip “Evladım, Türkçe’yi katlediyorsun, ‘menfi’ olumsuz demektir, lekenin olumsuzu olmaz” diye diklendi. Eşref ne yaptı biliyor musun can? Tezgahın arkasından bir fırladı, elinde yarım kilo bursa patlıcanı, “Abe asıl sen Türkçeyi katlediyon, burası Çankaya değil, burası tozlu yolların başkenti! Biz burada ‘menfi’yi bilmeyiz ama ‘gardaş bu patlıcan acı çıkarsa sorumlusu sensin’ demesini iyi biliriz!” diye heyeti toplantıya çağırdı. Etraftakiler alkıştan yıkıldı.
İşte yasalara ve TDK’ya uygunluk tam da burada başlıyor canımın içi. Hukukçular kızmasın, dilbilimciler darılmasın; biz kurallara sonuna kadar saygılıyız. Mesela kanun diyor ki: “Türkçeyi doğru ve düzgün kullanacaksın.” E biz de doğru kullanıyoruz! Ankara ağzında gramer hatası yoktur, şive zenginliği vardır. Biz “gideceğim” yerine “gidecem” dediğimizde tembellikten değil, zamandan tasarruf ediyoruz, milli ekonomiye katkı sağlıyoruz! Dakikada yüz kelime sarf edip karşıdakinin beynini yakmaktansa, tek bir “Höh yani!” ile üç ciltlik ansiklopedinin özetini geçiyoruz. Hukuki olarak buna “özlü anlatım hakkı” denir, bilmem anlatabildim mi!
O yüzden ey Haberton okurları, ey bu memleketin cefakar insanları! Kanunlara baş üstüne, TDK kılavuzuna boynumuz kıldan ince ama o Ankara ağzının o neşesini, o çapkın gülüşünü, o sokağın delikanlı lisanını da kimselere vermeyiz. Bırakın sözlükler kendi kendine tozlassın; bizim yüreğimizdeki o muazzam lisan, bu memleketin kalbinde hop oturup hop kalkmaya devam edecektir. Kalın sağlıcakla, gözlerinden öperim can!










