Bizim Angara’nın insanı renklidir gardaşım. Kafa dolu, zihin desen dükkanın sayımıyla, çetrefilli işleriyle zaten kevgire dönmüş… Dedim ki, dur la! Takayım şu kulaklığı, açayım bir “Sufi Trance”, ruhumuzu bir dinlendirelim.
Müzik desen buram buram mistik hava kokuyor. Ney inliyor, santur titriyor, arada bir ablamız girip gırtlak nağmesiyle içimizi eritiyor. Zannedersin Mevlevi dergahındayız, taksi durağındaki plastik sandalyede dervişler gibi transa geçip şu fani dünyanın bütün stresini tak diye atacağız.
Çaydan demli bir yudum çekerken, yanımızdaki arkadaşa “Gardaş bak hele, müziğin evrenselliğine bak, ruhun gıdası işte!” deyip uzattım kulaklığın tekini. Hani istedim ki o da nasiplensin, o da o ulvi frekansı yakalasın.
Bizimki kulaklığı taktı, gözlerini süzdü, ritmi iki saniye dinledi. Sonra o meşhur Angara süzgecinden geçirip teşhisi patlattı:
“Lâ gardaşım, sen ne anlatıyon derviş merviş diye! Bu ritim bildiğin belden aşağı… Müzik bahane, bununla ne biçim iş çevrilir biliyon mu sen?”
Ulan hevesimiz öyle bir kursağımızda kaldı ki, çay genzime kaçıyordu! Biz zihni arındıralım, aşırı düşünmeyi bırakıp ferahlayalım diyoruz; adam ritimden kafasında Hollywood yapımı klip çekmiş meğerse! Müziğin evrenselliği dedikleri bu olsa gerek: Kimine aşk-ı ilahiyi hatırlatır, kimine de doğrudan yatak odasını!
Şimdi siz söyleyin ey Angara esnafı; bu kafayla derviş mi olunur, yoksa kendi durağında matrak bir roman mı yazılır?
Müziğiniz bol, frekansınız açık, neşeniz daim olsun gardaşlarım!













