18 Eylül 2026, Cuma
  • Giriş
Haberton
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
Yazı Gönder
  • Öne Çıkanlar
  • Özel Haber
  • Gündem
  • Politika
  • Dış Haberler
  • İş Dünyası
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Yerel
  • Spor
  • Yazarlarımız
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
  • Öne Çıkanlar
  • Özel Haber
  • Gündem
  • Politika
  • Dış Haberler
  • İş Dünyası
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Yerel
  • Spor
  • Yazarlarımız
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
Haberton
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster

Ana Sayfa - Yazarlar - Prof. Dr. Harun Demirkaya: Topluma değer katan bir hayat, şiire açılan bir yürek

Prof. Dr. Harun Demirkaya: Topluma değer katan bir hayat, şiire açılan bir yürek

Filozof Sosyolog - Filozof Sosyolog
18 Eylül 2026
- Yazarlar
Okuma Süresi:19 dakikalık okuma
A A
0
Prof. Dr. Harun Demirkaya: Topluma değer katan bir hayat, şiire açılan bir yürek
Facebook'da PaylaşX'de PaylaşLinkedin'de PaylaşWhatsapp'da Paylaş

Bir insanın hayatına anlam katan yalnızca sahip olduğu unvanlar değil; bilgisi, emeği, sorumluluk duygusu ve topluma bıraktığı izdir. Kamu görevinden askerlik ve yöneticiliğe, akademiden yazarlığa uzanan çok yönlü meslek hayatıyla farklı alanlarda sorumluluk üstlenen Sayın Prof. Dr. Harun DEMİRKAYA, bilgi ve tecrübesini topluma aktaran, insanı ve toplumu merkeze alan çalışmalarıyla değer üretmeye devam ediyor. Akademik çalışmalarının yanı sıra yazıları ve şiire duyduğu ilgiyle de hayatın farklı yönlerine dokunan Sayın DEMİRKAYA, birikimini genç kuşaklara aktarmayı sürdürüyor.

Topluma ve ülkemize farklı alanlarda katkı sunan, mesleki birikimleriyle değer oluşturan ve emekleriyle iz bırakan isimlere duyduğumuz vefayı görünür kılmak amacıyla hazırladığım “Vefa” yazı dizimin bu bölümünde, çok yönlü bir yaşam ve meslek yolculuğuna sahip Sayın Prof. Dr. Harun DEMİRKAYA ile bir aradayız. Söyleşimizde; hizmet anlayışını, akademisyenin sorumluluğunu, genç kuşaklarla kültürel aktarımı, Türk dili ve şiirine bakışını, yaşadığı şehirle kurduğu bağı ve vefa kavramını konuştuk.

Sayın Harun DEMİRKAYA, merhaba, söyleşimize hoş geldiniz. Sayın Prof. Dr. Harun Demirkaya, sizi henüz tanımayan okurlarımız için kendinizi tanıtır mısınız? Bugün olduğunuz kişiyi şekillendiren önemli dönüm noktalarınız neler oldu?

Kendimi birkaç sıfatla anlatmak gerekirse; çalışmayı, üretmeyi ve öğrenmeyi hayatının merkezine koymuş bir insanım diyebilirim. Karadeniz’in bir köyünde, olanakların sınırlı ama dayanışmanın ve aile bağlarının güçlü olduğu bir ortamda büyüdüm. Çocukluğumda tarlada, bahçede, derede, hayvanların arasında geçen yılların bana öğrettiği en önemli şeylerden biri, hayatın emek ve çaba istediğiydi. Bugün emeğe ve alın terine büyük değer vermemin kökleri biraz da oradadır.

Üniversite yıllarımda hem çalıştım hem okudum. Daha sonra kamu kurumlarında görev, askerlik, yöneticilik ve akademisyenlik hayatım birbirini izledi. Subaylık mesleği farklı şehirlerde, birliklerde ve kurumlarda devam etti. Ancak belediye başkan adaylığı nedeniyle maalesef binbaşı rütbesinde sona erdi. Ardından akademik hayata geçtim; Doktor Öğretim Görevlisi olarak başladım ve akademisyenliğin son aşaması olan Profesörlüğe kadar yükseldim. Bölüm başkanlığı, MYO müdürlüğü, Yüksekokul Müdürlüğü ve fakülte dekanlığı yaptım.

Bütün bu dönemlerin bana farklı bir şey öğrettiğini düşünüyorum. Askerlik disiplin ve sorumluluğu, kamu görevi devlet ve vatandaş ilişkisini, yöneticilik insanları birlikte çalıştırmanın inceliklerini, akademisyenlik ise sürekli öğrenmenin ve sorgulamanın önemini öğretti.

Yakın zamanda yeni bir üniversiteye başladım. Yani hala çalışıyorum, bazı gazetelere, internet haber sitelerine ve dergilere periyodik yazılar yazıyorum, okuyorum ve üretiyorum. Sanırım benim hayatımı en iyi anlatan cümlelerden biri şu: Çalışmak benim için yalnızca geçim biçimi değil, aynı zamanda hayata tutunma ve kendimi gerçekleştirme biçimi oldu.

Kamu görevi, askerlik ve yöneticilik yıllarınızda toplumun farklı kesimleriyle yakından temas ettiniz. Bu deneyimler insanı ve toplumu gözlemleme biçiminizi nasıl değiştirdi?

İnsanı kitaplardan öğrenmek başka, hayatın içinde tanımak başka. Ben farklı görevlerim boyunca toplumun çok farklı kesimleriyle karşılaştım. Askerle, memurla, işçilerle, öğrenciyle, yöneticilerle, köylüyle, şehirliyle, farklı sosyoekonomik çevrelerden insanlarla aynı hayatın içinde bulundum.

Bu deneyimler bana bir insanı yalnızca bulunduğu makam, sahip olduğu para, eğitim düzeyi veya sosyal konumuyla değerlendirmemek gerektiğini öğretti. Her insan bir değer. Önemli olan o cevheri ortaya çıkarmak, görünür kılmak.

Yöneticilik yıllarım da bu açıdan önemliydi. İnsanları yönetmenin aslında yalnızca görev dağıtmak veya karar vermek olmadığını biliyordum. İnsanları dinlemek, anlamaya çalışmak, adalet duygusunu korumak, gerektiğinde sorumluluğu üstlenmek ama daha da fazlası astları yetiştirmek gerekiyordu. Ben bunu kendi hayatımda uyguladım. Benim yönettiğim insanlar benden daha iyi olmalıydı. Buna katkı sunabilirsem kendimi başarmış hissederdim ki öyle hissediyorum.

Farklı görevlerde sorumluluk üstlenmiş biri olarak “hizmet” kavramı sizin için ne ifade ediyor? Sizce bir insan yaptığı mesleğin ötesinde topluma nasıl değer katabilir?

Hizmet benim için bir makamda bulunma anlamına gelmiyor; tam tersine hizmeti hayatın her aşamasında insana, topluma, doğaya, çevreye karşı bir sorumluluk anlayışı olarak görüyorum. İnsan hangi görevde bulunursa bulunsun, yaptığı işin sonunda kendisine şu soruyu sorabilmelidir: “Bulunduğum yere, pozisyona, kuruma, çevreye, insanlığa hangi değeri katabildim?”

Devlet memuruysanız vatandaşın işini kolaylaştırmak, askerseniz ülkenizin güvenliğine katkı sağlamak, akademisyenseniz bilgi üretmek ve genç insanlar yetiştirmek hizmettir. Bir yöneticiyseniz yalnızca kendi başarınızı değil, birlikte çalıştığınız insanların gelişimini de düşünmelisiniz.

Fakat hizmet mesleğin sınırlarıyla da bitmiyor. Bir insan dürüstlüğüyle, adaletiyle, çevresine verdiği destekle, gençlere örnek olmasıyla, bildiğini paylaşmasıyla da topluma değer katabilir.
Bana göre insanın geride bırakacağı en değerli şey, kendisi için değil başkaları için yaptığı iyiliklerdir.

Akademik çalışmalarınızda insan kaynakları, sosyal davranış, yönetim ve organizasyon alanlarına odaklandınız. İnsan davranışlarını bilimsel açıdan incelemek, hayata ve insan ilişkilerine bakışınızı nasıl etkiledi?

Bilimsel çalışmalar insanı daha iyi anlamaya yardımcı oluyor; ama aynı zamanda insanın ne kadar karmaşık bir varlık olduğunu da gösteriyor. İnsan davranışı çoğu zaman tek bir nedenle açıklanamaz. Kişinin karakteri, yetiştiği aile, eğitim, kültür, içinde bulunduğu sosyal çevre, yaşadığı deneyimler ve o andaki koşullar davranışlarını etkileyebiliyor.

Akademik çalışmalarım ve uygulama bana insanlara karşı daha sabırlı ve daha sorgulayıcı olmayı öğretti. Bir davranışla karşılaştığımda hemen hüküm vermek yerine, “Bunun arkasında ne olabilir?” diye düşünmeye başladım.

Burada bilimin yanında özellikle hayat tecrübesinin de önemli olduğunu düşünüyorum. İnsan ilişkilerinde yalnızca bilgi yetmiyor; empati, vicdan ve sağduyu da gerekiyor. İnsanı anlamak biraz akılla, biraz tecrübeyle, biraz da gönülle mümkün.

Sosyolojik açıdan insanı yalnızca birey olarak değil, içinde bulunduğu toplum, ilişkiler ve kültürle birlikte ele alıyoruz. Siz insanı anlamaya çalışırken birey ile toplum arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsan hem bireydir hem toplumun parçasıdır. Bu ikisini birbirinden tamamen ayırmak mümkün değil. Ayrıca insanın toplum içinde de farklı işlevleri, rolleri var. Farklı şapkaları aynı anda taşıyabiliyor.

İnsanın kişiliğinin önemli bir bölümü ailesinde, çevresinde, eğitiminde ve kültüründe şekilleniyor. Fakat insan aynı zamanda içinde bulunduğu toplumu değiştirebilen bir varlık. Dolayısıyla birey toplumu etkilerken toplum da bireyi etkiliyor.

Ben özellikle kültürün burada çok önemli olduğunu düşünüyorum. Dilimiz, tarihimiz, geleneklerimiz, edebiyatımız, müziğimiz ve ortak hatıralarımız bizi birbirimize bağlayan görünmez bağlardır. Bu nedenle bir toplum yalnızca aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamı değildir. Ortak bir hafızaya, ortak değerlere ve ortak bir gelecek duygusuna sahip olmak da toplum olmanın önemli unsurlarındandır, diyebiliriz.

Hâlen üniversitede hocalık yapıyorsunuz. Sizce bir akademisyenin öğrencilerine karşı sorumluluğu yalnızca bilgi aktarmakla mı sınırlıdır? Kültürel değerleri ve birikimi genç kuşaklara taşımak da akademik sorumluluğun bir parçası mıdır?

Kesinlikle hocanın görevi salt bilgi aktarmakla sınırlı değildir. Bilgiye artık çok kolay ulaşılıyor. Öğrenciniz birkaç saniye içinde dünyanın büyük bir bölümündeki bilgiye erişebiliyor. Bu durumda akademisyenin rolü yalnızca “bilgi veren kişi” olmaktan çıkıyor.

Bence akademisyen öğrencisine düşünmeyi, sorgulamayı, doğru bilgiyle yanlış bilgiyi ayırt etmeyi ve kendi aklıyla karar vermeyi öğretmelidir. Daha da önemlisi, öğrencisinin karakter gelişimine ışık tutmalı, hatta örnek olmalıdır.

Üniversite yalnızca meslek kazandıran bir kurum değildir. Aynı zamanda insan yetiştiren bir kurumdur. Bu nedenle tarihimize, dilimize, kültürümüze, sanatımıza ve toplumsal değerlerimize sahip çıkmayı da akademik sorumluluğun bir parçası olarak görüyorum.

Gençlere geçmişi olduğu gibi tekrar etmek değil, geçmişten aldığımız birikimi geleceğe taşıyabilecek bir bilinç kazandırmak gerektiğini düşünüyorum. Yapay zekanın egemenliğinin kaçınılmaz olarak artacağı bir toplumda insani değerlerin çok daha önemli ve gerekli olacağına inanıyorum. İnsan ile yapay zeka arasında giderek daha güçlü bir etkileşim oluşuyor. İnsan yapay zekayı geliştiriyor o da insanın hayatını kolaylaştırıyor. Bu ilişkinin devamı için her iki tarafın da dengede olması, birisinin diğeri aleyhine üstünlük sağlamaması önemli. O halde eğitimde ve hayatımızın her aşamasında yapay zeka ile barışık hatta yakın olmak zorundayız. Yapay zekanın sağlayacağı zaman ve emek avantajını toplumsal değerlerin, eğitimin, kültürün ve insani değerlerin gelişmesine ayırmalıyız.

Farklı kuşaklarla çalışma ve bugün gençlerle akademik ortamda bir arada bulunma deneyiminizden hareketle soralım: Gençlerin edebiyata, şiire ve kültürel değerlere ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kuşaklar arasında bir kültürel aktarım sorunu görüyor musunuz?

Gençlerin edebiyata ve şiire ilgisinin giderek azaldığı aşikar. En azından bizim kuşağımızdan daha gerideler ama ilginin tamamen kaybolduğunu düşünmüyorum. Aslında gençlerin kültürle kurduğu ilişki biçimi değişti. Bizim kuşağımız kitabın, derginin, gazetenin ve uzun sohbetlerin içinde büyüdü. Bugünün gençleri ise dijital dünyanın çok hızlı akan bilgi ortamında yetişiyor.

Burada asıl sorun gençlerin kültüre ilgisiz olması değil; kültürle buluşabilecekleri nitelikli ortamların ve yöntemlerin değişmesi.

Kuşaklar arasında bir aktarım problemi olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak bunun sorumluluğunu yalnızca gençlere yüklemek doğru değil. Biz büyükler de kendi değerlerimizi gençlere nasıl anlatacağımıza kafa yormalıyız. Gençlere “Siz bunları anlamazsınız” demek yerine, onların dünyasına ulaşabilmeliyiz. Çünkü kültür, emanet gibi bir kuşaktan diğerine teslim edilmez; sevdirilerek aktarılır.

Şiir hayatınızda bir meslekten ziyade, gönül verdiğiniz bir alan ve hobi olarak yer alıyor. Şiir sizin için ne ifade ediyor? Yoğun çalışma hayatınızın içinde şiir size nasıl bir alan açıyor?

Şiir benim için biraz nefes almak, biraz içime dönmek, biraz da söyleyemediklerimi başka bir dille söylemek demek.

Yoğun çalışma hayatım boyunca insanlarla, kurumlarla, sorumluluklarla uğraştım. Şiir ise bütün bunların dışında bana yalnız kalabileceğim bir alan açtı. İnce belli bardakta çayımı yudumlarken, gecenin sessizliğinde veya bazen bir yolculuk sırasında aklıma düşen bir duygu, bir görüntü ya da tek bir kelime şiire ilham olabiliyor.

Yani şiir yazıyorum ama bu şair olduğum anlamına gelmez. Kendimi hiçbir zaman şair olarak görmedim. Yazdıklarım tamamen amatörce; büyük şairlerle kendimi kıyaslamak aklımdan bile geçmez. Onların yıllarca süren emeği, birikimi ve edebiyata bıraktıkları iz karşısında böyle bir kıyaslama yapmak hem doğru olmaz hem de onlara haksızlık olur. Benim yaptığım biraz gönül işi; içimden geçenleri, gördüklerimi, hissettiklerimi kelimelere dökmek. Yani şiir benim için kendimi ifade etmenin, ruhumu dinlendirmenin ve hayata kendi penceremden bakmanın bir yolu.

Belki de bu yüzden şiir yazarken bütün şapkalarımı çıkarıyorum. Sade bir insan olarak yazıyorum. Seviniyorum, özlüyorum, kırılıyorum, umut ediyorum, geçmişi hatırlıyorum. Ve galiba şiirin en güzel tarafı da bu: İnsanın kendi içine yaptığı yolculuğa eşlik etmesi. Şiirin yanında bazı gazetelere, internet haber sitelerine ve dergilere amatörce yazıyorum. Elbette benim için en anlamlı karşılık, yazılarımın birilerine dokunabilmesi olacaktır.

Bugüne kadar daha çok akademik eserler ve bilimsel çalışmalar kaleme aldınız. Şiirle de ilgileniyorsunuz. Akademik dilin dışına çıkarak, bir gün hayatı, insanı ve toplumu edebî bir dille anlatacağınız bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Hiç düşünmedim. Ama sorunuz oldukça kışkırtıcı. Belki de düşünmeliyim.

Bilimsel kitaplarda kavramları açıklamak, kanıta dayanmak ve sistematik olmak zorundasınız. Edebiyatta ise insanın ruhuna dokunma olanağı var. Hayatımın farklı dönemlerinde biriktirdiğim çok sayıda insan, şehir, görev ve hatıra var. Askerlik yıllarım, akademik hayatım, yöneticilik deneyimlerim, farklı şehirlerde karşılaştığım insanlar ve çocukluğumdan bugüne taşıdığım hatıralar… Belki bir gün edebî bir anlatıya dönüşebilir. Belki anı, belki deneme, belki hikâye tadında bir şey. Kim bilir…

Türk şiiri, yüzyıllar boyunca toplumun duygularını, değerlerini ve yaşadığı değişimleri taşıdı. Sizce şairin yaşadığı topluma karşı bir sorumluluğu var mıdır? Varsa bu sorumluluk nedir?

Şairin topluma karşı sorumluluğu olduğuna inanıyorum; fakat bu sorumluluk şiiri bir propaganda aracına dönüştürmek anlamına gelmez. Şair önce gördüğünü, hissettiğini ve yaşadığı çağın ruhunu samimiyetle ifade etmelidir. Bazen bir aşkı anlatırken, bazen bir yalnızlığı, bazen bir memleket acısını, bazen de bir çocuğun gülüşünü anlatırken aslında toplumun ruhundan bir parçayı kayda geçirir.

Türk şiirinin gücü de biraz buradan geliyor. Karacaoğlan’dan Yunus Emre’ye, Nazım Hikmet’ten Attila İlhan’a kadar farklı dönemlerde şairlerimiz yalnızca şiir yazmadılar; yaşadıkları çağın duygusunu da taşıdılar. Bence şairin en büyük sorumluluğu sahici olmaktır. Kendi çağının insanına dokunabilmek ve yaşadığı toplumun duygularını, değerlerini samimiyetle yansıtabilmektir.

“Vefa” kavramı sizin için ne ifade ediyor? İnsana, emeğe, mesleğe, yaşadığı şehre ve topluma vefa göstermek sizce nasıl mümkün olur?

Vefa bence insanı insan yapan en önemli değer. Vefasızlık ise benim gözümde insan karakterindeki en büyük eksikliklerden biri. Vefalı insanlara gerçekten büyük saygı duyuyorum. Ben de hayatım boyunca vefalı olmaya gayret ettim, etmeye de devam edeceğim.

İnsana vefa, size iyi günde ve kötü günde eşlik etmiş insanları unutmamaktır. Emeğe vefa, bugün sahip olduğunuz şeylerin arkasındaki alın terini görmektir. Mesleğe vefa, size emanet edilen işi hakkıyla yapmaktır. Şehre vefa ise yalnızca o şehirde yaşamak değildir. Şehrin tarihine, insanına, doğasına ve geleceğine sahip çıkmaktır. Topluma ve millete vefa da bana göre biraz daha büyük bir sorumluluktur. Bizden önce yaşayanların oluşturduğu birikimi korumak ve bizden sonra gelecek olanlara daha iyi bir ülke bırakmaktır. Kısacası vefa, geçmişe dönük bir duygu olmakla birlikte aslında geleceğe yönelik bir sorumluluktur.

Bir toplumun kendi şairlerini, yazarlarını ve kültür insanlarını hatırlaması sizce neden önemlidir? Kültürel mirasa gösterilen vefa ile toplumsal hafıza arasında nasıl bir ilişki vardır?

Bir toplum geçmişini hatırlamazsa yalnızca tarihini değil, kimliğinin önemli bir bölümünü de kaybetmeye başlar. Şairler, yazarlar, sanatçılar ve kültür insanları aslında toplumun değerleri olmanın yanında toplumun hafızasını da taşıyan insanlardır. Onların eserlerinde yalnızca kelimeler veya sanat ürünleri değil, bir dönemin duyguları, acıları, umutları, sevinçleri ve yaşam biçimi saklıdır.

Bu nedenle kültür insanlarını hatırlamak, geleceği daha sağlam kurabilmek için geçmişi bilmek demektir. Zira toplumsal hafıza zayıflarsa, aynı hataların tekrarlanması riski de artar. Bir bakıma vefa da hafızanın ahlaki boyutudur. Unutmamak, hatırlamak ve hatırlatmak da bir toplumun hem değerlerine hem de kendisine karşı sorumluluğudur.

Kocaeli’nde uzun yıllardır yaşayan ve mesleki hayatınızın önemli bir bölümünü burada sürdüren biri olarak, insanın yaşadığı şehre karşı vefasını nasıl göstermesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Sizin Kocaeli ile kurduğunuz bağ ne ifade ediyor?

Bir şehirde uzun yıllar yaşamak, o şehrin yalnızca adresiniz olması anlamına gelmez. Bir süre sonra şehir hayatınızın bir parçası, hatıralarınızın mekânı ve kimliğinizin unsurlarından biri olur.

Kocaeli benim için böyle bir şehir. Özellikle Gebze’de mesleki hayatımın önemli bir bölümünü geçirdim. Subay olarak kurum amirliğim, birlikte görev yaptığım kamu personeli, çalışma arkadaşlarım, öğretim üyeliğim, öğrencilerim, dostlarım, hemşehrilerim ve yaşadığım yıllar bu şehrin hafızasında yer alıyor.

Dolayısıyla Kocaeli’ne olan bağımı yalnızca “burada uzun yıllar yaşadım” şeklinde görmüyorum. Burada yetişen insanlara, şehrin eğitimine, kültürüne ve geleceğine katkıda bulunmayı da bu bağın bir parçası sayıyorum.

Bir şehre vefa göstermek, o şehri sadece sevmekle olmaz. Onun sorunlarını görmek, güzelliklerini korumak ve geleceğine katkıda bulunmak gerekir. Bu amaçla kamu görevi dışında siyaset kurumunda da yer aldım, sivil toplum kuruluşlarında da. İnsan yaşadığı şehrin sadece sakini değil, aynı zamanda emanetçisidir. Emaneti daha da iyileştirerek gelecek nesillere devretmek ortak sorumluluğumuz.

Günümüzde dijitalleşme, hız ve tüketim kültürü insanların geçmişle ve birbirleriyle kurduğu ilişkileri de dönüştürüyor. Sizce bu değişim Türkçemizi, edebiyatımızı ve vefa anlayışımızı nasıl etkiliyor?

Dijitalleşmenin hayatımıza çok önemli imkânlar kazandırdığını inkâr edemeyiz. Bilgiye ulaşmak, iletişim kurmak, üretmek ve paylaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Ancak hızın da bir bedeli var. Her şeyi hızlı tüketmeye başladığımızda düşünmeye, dinlemeye, okumaya ve hatırlamaya daha az zaman ayırabiliyoruz. Dil de bundan etkileniyor. Kısa mesajların, sosyal medyanın ve hızlı iletişimin kendi dili oluştu. Bunun tamamen kötü olduğunu düşünmüyorum; fakat Türkçenin zenginliğini kaybetmememiz gerektiğine inanıyorum.

Aynı durum vefa için de geçerli. Dijital ortamda yüzlerce insanla iletişim kurabiliyoruz ama gerçek anlamda kaç insanın hayatına dokunabiliyoruz? Bence teknolojiye karşı çıkmak değil, teknolojiyi insanın yerine geçirmemek gerekiyor. Telefonlarımızın hafızası büyürken bizim toplumsal hafızamız küçülmemeli.

Son olarak “Vefa” yazı dizimizin ruhundan hareketle sormak istiyorum: Bugün toplum olarak kimlere ve nelere vefa borcumuz var? Gelecek kuşaklara yalnızca eserleri değil, kültürümüzü, değerlerimizi ve toplumsal hafızamızı da aktarabilmek için sizce ne yapmalıyız?

Bence toplum olarak öncelikle bize bugünleri hazırlayan insanlara vefa borcumuz var. Anne babalarımıza, öğretmenlerimize, bu ülke için emek vermiş insanlara, bilim insanlarına, sanatçılara, şairlere, yazarlarımıza ve ülkenin geleceği için fedakârlık yapan bütün insanlara…

Türk milleti, en büyük vefayı hiç kuşkusuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına göstermelidir. Çünkü onlar, milletimizin en zor günlerinde, işgal edilmiş vatan topraklarını kurtarmak için, meslekten atılmayı, hapse girmeyi, açlığı ve ölümü hiçe sayarak, iç ve dış düşmanlara karşı büyük bir direnişi başlatmışlar ve sonuçta özgür ve bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmışlardır.

Elbette vefa yalnızca onları anmak, adlarını yaşatmak ve anıtlarına çelenk koymak değildir. Onların canları ve emekleri pahasına kurduğu Cumhuriyet’e sahip çıkmak, bağımsızlığımızı korumak, milli egemenliği ve hukukun üstünlüğünü savunmak, iç ve dış düşmanlara karşı daima uyanık ve tetikte olmak ve gelecek nesillere daha güçlü, daha zengin ve saygın bir Türkiye bırakmakla anlam kazanır.

Ama vefa borcumuz yalnızca geçmişe değil, geleceğe de var. Bizden önceki kuşaklardan bir ülke, bir dil, bir kültür, bir tarih ve büyük bir birikim devraldık. Bunların hiçbirini biz üretmedik; bizden önce yaşayanların emeğiyle bize ulaştı. Şimdi sıra bizde. Biz de bunları koruyup geliştirerek bizden sonraki kuşaklara bırakmak zorundayız.

Bunun yolu çocuklara ve gençlere salt bilgi vermek olmamalıdır. Esas olarak onlara değer vermeyi, iyi insan olmayı, emeğe saygı duymayı, geçmişi hatırlamayı, farklı düşünene tahammül etmeyi, ülkesini ve insanını sevmeyi de öğretmeliyiz. Ve belki en önemlisi, bunu sadece sözle değil davranışlarımızla göstermeliyiz. Çünkü genç kuşaklar bize ne söylediğimize değil, nasıl yaşadığımıza bakarak da öğreniyor.

Ben vefayı biraz da: Geçmişe teşekkür, bugüne sorumluluk ve geleceğe emanet olarak görüyorum.

Eğer bizden sonra gelenlere yalnızca kentler, binalar, kitaplar ve maddi olanaklar değil; onurlu bir hayat anlayışı, akıl-bilim rehberliğinde çalışarak üretmek, vatan ve millet sevgisi, bağımsızlık ruhu, cesaret ve sorumluluk, adalet, ahlak ve dürüstlük, temiz bir Türkçe, zengin bir kültür, güçlü bir toplumsal hafıza ve en önemlisi vefa duygusu bırakabilirsek, görevimizi biraz olsun yapmış sayılırız.

Teşekkür ederim.

Sayın Prof. Dr. Harun DEMİRKAYA’nın anlattıkları, bir ömrün yalnızca görevler ve unvanlarla değil; emek, sorumluluk, bilgi, insan sevgisi ve topluma katkıyla anlam kazandığını bir kez daha gösteriyor. Geçmişten alınan birikimi geleceğe taşımanın, genç kuşaklara yalnızca bilgi değil değer de aktarmanın ve yaşadığımız topluma karşı sorumluluklarımızı unutmamanın önemini vurgulayan bu söyleşinin, “Vefa” kavramı üzerine yeniden düşünmemize vesile olmasını diliyorum.

Söyleşimizi, Sayın DEMİRKAYA’nın şiire açılan gönül dünyasından bir şiiriyle tamamlıyoruz. Akademik çalışmalarının ve mesleki sorumluluklarının yanında, kendi ifadesiyle bir “gönül işi” olarak gördüğü şiirlerinden birini siz değerli okurlarımızla paylaşacağız.

Değerli zamanını ayırarak yaşamından, mesleki deneyimlerinden, akademik çalışmalarından, şiire olan gönül bağından ve vefa anlayışından söz eden Prof. Dr. Harun DEMİRKAYA’ya samimi paylaşımları için teşekkür ediyor; bundan sonraki çalışmalarında başarılarının ve üretkenliğinin devamını diliyorum.

UZAK DUR BENDEN

Uzak dur benden,
senin dengin değilim;
ruhum yaralı,
bakışlarım tekinsiz,
içim zifir…

Uzak dur benden,
viraneyim,
çirkinim,
karanlığım,
sonumuz uçurum,
biliyorum.

Benim yürüdüğüm
dikenli yollarda
adım atamazsın.
Şarkılarımı söylesen
lal olur, konuşamazsın.
Farklı limanlara çıkar
bindiğim vapurlar;
benimle gelirsen,
kıyından koparsın.

Ya bu kahir dünyada
kaybolursun,
ya da içindeki çocuğu
susturursun.

Dayanamazsın sen
Karadeniz rüzgarının
kırıcı soğuğuna;
gemilerin batmadı ki hiç,
kusursuz fırtınalarda.

Aydınlığını tut kendine,
düşürme kör kuyularıma;
savrulursun, üşürsün,
kabuslar görürsün.
Senin ışığın söner
benim karanlığımda.

Kötü düşünme…
Uzak dur benden.
Şu çaresizliğimi gör:
içim yaralı,
haritam çizilmiş çoktan.

Senin dengin değilim;
seni götürmek istemiyorum.

Sonum
birdenbire olacak,
biliyorum…

Harun DEMİRKAYA
—————————
EYLÜL FIRTINASI

Uzat ellerini,
Eylül’e yeniliyorum.
Gecenin sürgünüyüm
Boğaz’ın kıyısında
Rüzgar jilet gibi,
yağmur izimi siliyor.
Kendimi arıyorum
ıslak kaldırımlarda.

Ansızın bir ürperti
Düşerse yüreğine
kendimden kaçıyorum
bil ki bir yerlere
Ama hangi yöne?
Bilmiyorum.
Çünkü ben yalnızlığa esir
çaresiz bir sürgünüm;
Bir adım atsam sen
Geri dönsem uçurum.

Ne olur
tut ellerimi,
bakışların sarsın bedenimi;
yoksa bu amansız Eylül,
alıp götürecek
meçhul sabahlara beni…

HARUN DEMİRKAYA

PaylaşTweetPaylaşGönder
Önceki Haber

Ehliyetsiz motosiklet sürücüsüne 205 bin TL ceza

Sonraki Haber

Mihrabıyla dikkat çeken camiye ilgi

Filozof Sosyolog

Filozof Sosyolog

Jale ERDOĞMUŞ, İstanbul'da doğdu. Muğla Üniversitesi İİBF Dış Ticaret ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi İİBF İşletme ve yine aynı üniversitede Sosyoloji eğitimleri aldı. 2010 yılında Kanada Toronto LSC'de dil eğitimi, 2018'de Siyaset Akademisi, 2019 Kuantum Düşünce Teknikleri Eğitimi ve 2024'te İstanbul Üniversitesi Uzaktan Eğitim kapsamında Dijital Pazarlama Yönetimi Sertifika Eğitimleri aldı. Çeşitli internet gazetelerinde köşe yazarlığı ve içerik üretici yazarlığı yaptı. Kendine özgü yazılar yazmayı ve şiirler yazıp, yorumlamayı seviyor. Antoloji.com ve Edebiyat Defteri'nde şiirleri mevcuttur. Yayınlanmış çeşitli kitaplarda makaleleri yer almaktadır. “Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairleri” başta olmak üzere; bilim, sanat ve topluma katkı sunan farklı meslek alanlarında başarılı çalışmalar gerçekleştiren isimlerle “Vefa” yazı dizisi kapsamında söyleşiler gerçekleştirmektedir. Eseri: "Filozof Sosyolog Gözüyle Dijital Çağ: Toplumsal Çürümeye Yol açan Tiktok Sorunsalı" ve Filozof Kırmızısı Kitaplarının Yazarı (Yazım aşamasında, süreç devam ediyor)

İlgili Haberler

Sufi Trance mı, Beşevler usulü trans mı?
Yazarlar

Sufi Trance mı, Beşevler usulü trans mı?

18 Eylül 2026
Öfkelenmek ve bağırmak
Yazarlar

Öfkelenmek ve bağırmak

17 Eylül 2026
Demetevler’in yokuşu, Sincan’ın dolmuşu ve Eryaman’ın "kasıntı" sitesi
Yazarlar

Demetevler’in yokuşu, Sincan’ın dolmuşu ve Eryaman’ın “kasıntı” sitesi

17 Eylül 2026
Ostim’in sanayi dumanı, Keçiören’in şelalesi ve Bağlum’un rüzgarı
Yazarlar

Ostim’in sanayi dumanı, Keçiören’in şelalesi ve Bağlum’un rüzgarı

16 Eylül 2026
Kıskançlık: Sevginin gölgesinde
Yazarlar

Kıskançlık: Sevginin gölgesinde

16 Eylül 2026
Hadsiz Şiirler Piri Şair Alp Arslan ile söyleşi
Yazarlar

Hadsiz Şiirler Piri Şair Alp Arslan ile söyleşi

16 Eylül 2026
Sonraki Haber
Mihrabıyla dikkat çeken camiye ilgi

Mihrabıyla dikkat çeken camiye ilgi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

En Güncel Haberler

Mert Günok, milli takım kariyerini noktaladığı açıkladı
Spor Haberleri

Mert Günok, milli takım kariyerini noktaladığı açıkladı

18 Eylül 2026
Kağıthane’de elektrik direğinde patlama; çıkan yangın söndürüldü
Yerel Haberler

Kağıthane’de elektrik direğinde patlama; çıkan yangın söndürüldü

18 Eylül 2026
İtalya'da şiddetli yağış nedeniyle Uffizi Galerisi'ni su bastı
Dış Haberler

İtalya’da şiddetli yağış nedeniyle Uffizi Galerisi’ni su bastı

18 Eylül 2026

Günün Popüler Haberleri

  • Tümü
  • Sağlık Haberleri
  • Kültür ve Sanat
Yaşam

İzmir’de ‘Gaziler Günü Yürüyüşü’ gerçekleştirildi

18 Eylül 2026
Yaşam

Mihrabıyla dikkat çeken camiye ilgi

18 Eylül 2026
Yaşam

Hayvan otlatırken ayının saldırısına uğrayan çoban yaralandı

18 Eylül 2026
Yaşam

Epilepsi hastası 12 yaşındaki öğrenci boş arazide darbedildi: 3 gözaltı

18 Eylül 2026
Önceki Sonraki
Haberton

Haberton

Sizin için tonla haber!

Türkiye'de tarafsız bir medya, vatandaşın haber alma hakkı çerçevesinde gerçek haberleri takip edebileceğiniz, tonlarca habere ulaşın!

Son Dakika

Efor Holding’den Efor Yatırım paylarında 2 milyar TL’ye kadar alım planı

Efor Holding’den Efor Yatırım paylarında 2 milyar TL’ye kadar alım planı

- Haberton
18 Eylül 2026

Efor Holding, Efor Yatırım Sanayi ve Ticaret A.Ş.’deki uzun vadeli yatırım yaklaşımı doğrultusunda Borsa İstanbul’da pay alımı yapmayı planladığını açıkladı....

Ders çalışmak için en verimli saatler hangileri?

Telefonu şarj ederken yapılan bu hata batarya ömrünü kısaltıyor

QR kodu okutmadan önce buna dikkat: Tek bir kontrol hesabınızı ve paranızı koruyabilir

İşten çıkarılan işçinin hakları: Kıdem, ihbar tazminatı ve işe iade rehberi

Güncel Haber

Mert Günok, milli takım kariyerini noktaladığı açıkladı

Mert Günok, milli takım kariyerini noktaladığı açıkladı

18 Eylül 2026
İzmir’de 'Gaziler Günü Yürüyüşü’ gerçekleştirildi

İzmir’de ‘Gaziler Günü Yürüyüşü’ gerçekleştirildi

18 Eylül 2026
  • Hakkımızda
  • Yayın İlkeleri
  • İletişim
  • Kullanım Şartları ve Gizlilik Politikası
  • Güvenlik Politikası

© 2026 Haberton

Tekrar Hoş Geldiniz!

Aşağıda hesabınıza giriş yapın

Şifrenizi mi unuttunuz?

Şifrenizi alın

Şifrenizi sıfırlamak için kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin lütfen.

Giriş Yap

Yeni Çalma Listesi Ekle

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
  • Öne Çıkanlar
  • Özel Haber
  • Gündem
  • Politika
  • Dış Haberler
  • İş Dünyası
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Yerel
  • Spor
  • Yazarlarımız

© 2026 Haberton