İnsanın içinde kimsenin ulaşamadığı bir yer var mı? Ne kadar konuşursa konuşsun anlatamadığı, kendisini ne kadar tanıdığını düşünürse düşünsün tam olarak ulaşamadığı bir yer… Bazen bir acının içinde, bazen bir suskunlukta, bazen de gecenin en sessiz saatlerinde insanın kendi kalbiyle baş başa kaldığı o derin yerde.
Tasavvuf geleneğinde “süveyda”, “süveydâü’l-kalb” ifadesiyle ilişkilendirilir ve kelime anlamı bakımından “kalbin içindeki küçük siyah nokta” şeklinde açıklanır. Küçücük bir nokta gibi düşünülür; fakat taşıdığı anlam, insanın bütün iç dünyasına açılabilecek kadar büyüktür. Tasavvufî düşüncede süveyda yalnızca anatomik anlamda kalbi ifade etmez; insanın en derin iç merkezi, ilahî hakikatin tecellisine açık olan gönlün özü ve insanın en mahrem iç hakikatiyle ilişkilendirilir. Bu nedenle bazı tasavvufî metinlerde “kalbin kalbi” anlamında kullanılır. Gönlün en derin noktası olan süveyda; insanın kendisiyle ve Allah ile baş başa kaldığı iç dünyayı, marifeti, aşkı, sırrı, özlemi ve ilahî yakınlığı simgeler.
Peki, benim süveydamda ne var? Ya da sizin süveydanızda? Hayat boyunca kaç kez kendimize gerçekten baktık? İnsanların bizi nasıl gördüğünü düşünmekten, kendimizin kim olduğunu sormayı ne zaman bıraktık? Güçlü görünmeye çalışırken ne kadar yorulduk? Herkese “iyiyim” derken gerçekten iyi miydik? Belki de insanın asıl yolculuğu tam burada başlıyor. Çünkü insan dışarıya doğru büyüdükçe kendini bulduğunu sanıyor; daha çok şey öğreniyor, daha çok insan tanıyor, daha çok şey biriktiriyor. Oysa bütün bu kalabalığın içinde kendisinden uzaklaşabiliyor. Sonra bir gün hayat onu durduruyor, bütün sesleri susturuyor ve onu kendi içine bakmaya mecbur bırakıyor. Ben de kendi içime bakmayı öğrendiğimde bazı soruların cevabının dışarıda olmadığını gördüm. İnsan neden acı çekiyor? Neden bazı kayıplar bizi değiştiriyor? Neden bazı insanlar hayatımıza girip bizi kendimize gösteriyor? Neden bazen bütün yollar kapanıyor da insan, hiç düşünmediği başka bir yola yöneliyor? Ve en önemlisi: Ben kimim?
Çağımız insanı kendisiyle arasına çok fazla şey koyuyor. Telefonlar, sosyal medya, kalabalıklar, tüketim, başarı yarışı, görünür olma arzusu… Sürekli bir şeylere yetişiyoruz. Peki, kendimize yetişebiliyor muyuz? Dış dünyada görünür olmak için gösterdiğimiz çabayı, iç dünyamızı anlamak için de gösteriyor muyuz? Bugün sosyal medya bize sürekli “kendini göster” diyor. Tasavvuf ise “kendini bil” diyor. İki cümle arasındaki farkı hiç düşündük mü? Biri dışarıya bakıyor, diğeri insanı kendi içine çağırıyor. Belki de modern insanın en büyük çelişkilerinden biri burada başlıyor. Her zamankinden daha fazla iletişim kuruyoruz ama birbirimizi daha az anlıyoruz. Her zamankinden daha fazla insanla bağlantı hâlindeyiz ama kendimizi daha yalnız hissedebiliyoruz. Kalabalıklarımız çoğalırken içimiz neden boşalıyor? İnsan neden kendisine bu kadar yabancılaşıyor? Ve insan kendisine yabancılaştığında hayatına gerçekten sahip çıkabilir mi? Ben süveydayı düşündüğümde bu soruların hepsinin aynı yerde birleştiğini düşünüyorum: İnsanın kendi özüyle kurduğu ilişkide. İnsan yalnızca toplumsal rollerinden ibaret değil. Kadın olmak, anne olmak, sosyolog olmak, yazar olmak, başarılı olmak, güçlü görünmek… Bunların hepsi hayatımızın parçaları. Fakat bütün bu kimliklerin altında bir “ben” daha var; kimsenin alkışına ihtiyaç duymayan, kimsenin onayına sığınmayan, yalnız kaldığında da varlığını sürdüren bir ben.
İşte insanın asıl yüzleşmesi gereken yer belki de orası. Süveyda… Kalbin en derin yeri. Peki, biz oraya hiç indik mi? İçimizdeki kırgınlıklarla yüzleşebildik mi? Affedemediğimiz insanları gerçekten affedebildik mi? Kendimizi affedebildik mi? Geçmişte yaşadığımız acıları kimliğimizin tamamı olmaktan çıkarabildik mi? Yoksa hâlâ geçmişin bize verdiği isimlerle mi yaşıyoruz? Ben kendi içime baktığımda artık yalnızca yaralarımı görmek istemiyorum. Çünkü insan yalnızca yaralarından ibaret değil. İnsan, yaralarından sonra neye dönüştüğüyle de ilgilidir. Kırıldığında ne öğrendi? Kaybettiğinde ne buldu? Yalnız kaldığında kendisiyle nasıl konuştu? Hayat onu susturduğunda içinde hangi sesi duydu? Ben bazen kendi içime baktığımda büyük bir sessizlik görüyorum. Fakat bu sessizlik beni korkutmuyor artık. Çünkü sessizliğin içinde de bir anlam olduğunu biliyorum. İnsan çok konuştuğunda kendisini, hatta kendi sesini bile duyamıyor bazen. Belki de insanın zaman zaman susmaya ihtiyacı bundan. Dışarıdaki gürültüyü azaltmaya, nefsin sesini ayırt etmeye, kalbin sesini dinlemeye… Ben o sesi dinledikçe şunu fark ediyorum: İnsan kendisini bulduğunu düşündüğü yerde aslında kendisini aşmaya başlıyor. Çünkü hakikat yalnızca “Ben kimim?” sorusunun cevabı değil. Bir başka soru daha var: “Ben kime aidim?”
Kalp insanın gönül dünyasıysa, süveyda o gönlün en derinindeki sırdır. Belki insanın dışarıdan görünmeyen tarafıdır. Belki kendi nefsinden sıyrılmaya çalıştığı, hakikati aradığı, Rabb’ine yöneldiği en mahrem iç alanıdır. Belki de insanın kendisine en yakın olduğu yerde, kendisinden daha büyük bir hakikati fark etmeye başladığı noktadır. Ben artık kendimi yalnızca yaşadıklarımla tanımlamak istemiyorum. Ne yalnızca acılarımdan ibaretim, ne kayıplarımdan ne de kazandıklarımdan. Ben bütün bunların içinden geçerken dönüşen tarafım. Kırıldığım yerlerden öğrendiklerim, kaybettiğim yerlerden bulduklarım, sustuğum yerde duyduklarım ve bütün bunların sonunda kalbimin en derininde bana kalan o küçük, sessiz hakikat… Süveyda belki de budur. İnsanın kendisine en yakın olduğu yerden Rabb’ine doğru yürümeye başladığı yer. Ben hâlâ o yolculuktayım. Kendimi tanımaya, kalbimi anlamaya, içimdeki sesleri birbirinden ayırmaya çalışıyorum. Çünkü insan bazen bütün hayatı boyunca dünyayı anlamaya çalışıyor da bir tek kendisini anlamayı unutuyor. Oysa belki de en uzun yolculuk, insanın kendisine yaptığı yolculuk. Ben süveydama baktığımda artık karanlık bir nokta görmüyorum. Orada bir sır görüyorum. Ve o sırrı çözmekten çok, onunla yaşamayı öğreniyorum. Çünkü bazı sırlar çözülmek için değil, insanı dönüştürmek için vardır. Belki bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru da budur: Kalbimizin en derin yerinde, süveydamızda ne var? Belki bu sorunun cevabını bulduğumuzda kendimizi değil, kendimizde saklı olan hakikati bulacağız. Çünkü bazı yolculuklar bir yere varmak için değil, insanın kendisine dönmesi için yapılır.
Belki bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru da budur: Kalbimizin en derin yerinde, süveydamızda ne var? Ve madem insanın ömrü boyunca süveyda, kalbin en derinindeki hakikate açılan bir sır olarak düşünülüyor; ömrünü tamamlayıp bu dünyadan ayrılanlar süveydalarını tamamlamış insanlar mıdır, yoksa insanın süveydası ölümle değil, hakikate ulaştığı ölçüde mi tamamlanır?













