Hayat sürekli sınırlar çiziyor insanlara. Sınırındayım hayatın. Belki yaşamın belki de ölümün koynundadır sınır, kim bilir. Sınırlardan sınır beğeniyorum. İyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik, gecesi-gündüzü… hep bir sınır var ve hiçbiri birine karışmıyor.
Sınırı aştığında siren sesleri duyacakmışsın gibi bir panik bir de. Her insan kadar kötü olma hakkım olmalı ama içi almıyor insanın. Ne bileyim biraz da çirkin olabilir insan belki. Gece gündüz karışmaz ama belki tersten yaşanabilir.
Sürekli sınır da çiziyoruz tabi, bazen de gerekli görüyoruz; o ayrı. Bahsettiğim sınır, beyaz ile siyahın sınırı aslında; keskin olanlar. Ya yaşıyorsundur ya ölüsündür gibi.
Keskin sınırlardan geçiyoruz… Taraf olmalı mesela insan dediğin. Takım tutar gibi görüş benimsemeli. Kırmızı çizgileri de olmalı… Bir gün sınırların kalkacağını ya da yanlış sınır çizdiği de düşünülebilir, ne olacak ki yenisini çizeriz; der geçeriz.
Bir sınırı aşınca yenisi gelmeyecek diye düşünsek de hiç bekletmez hayat sizi, hemen bir sınır daha çeker karşınıza. Ya barışı ya savaşı istemelisiniz, uzlaşma kimsenin aklına gelmez.
Sınırlar yerine bir orta yol mu bulunsa aslında. Grisi yoktur hayatın demek yerine, tonları mı bulunsa mesela.
Sınırlarında geziyorum hayatın… bitecek elbet savaşım da hayatla derdim de.
Sınırındayım hep, bir türlü ortalayamadım ben de işte.
Ya güzel ya çirkin ya iyi ya kötü ya gecesi ya gündüzü hayatın. Hep mavi olmak gerek desem de ya beyazı ya siyahı içindeyim.
Sınırındayım hayatın, uçurumun ya ötesi ya berisi…













