Siyaset bilimciler demokrasiyi “halkın yönetimi” olarak tanımlar. Oysa Türkiye’de siyasi partilerdeki “parti içi demokrasi” tanımı, trajikomik bir evrim geçirmiştir.
Kongrelerde oylama yapılır, sandıktan bir lider çıkar. Fakat oylama biter bitmez başlayan süreç, liderin koltukla olan fiziksel bağının güçlendirilmesi üzerinedir. Koltuk, artık sadece bir mobilya değil, adeta bir “güç ünitesi” haline gelir. Lider, koltuktan ayrıldığında siyasi enerjisinin biteceğine inanır ve bu yüzden, yıllık izin, istifa veya devir gibi kavramlar, parti sözlüğünden hızla silinir. Bu durumun en komik yanı, liderin koltuğa yapışma gayretini, partideki herkesin “yüce bir istikrar iradesi” olarak alkışlamasıdır. Eğer bir lider, bir sabah aniden “Bugün bıraksam mı?” diye sorsa, partinin geri kalanı büyük ihtimalle “Allah korusun, sistem çöker!” diyerek paniğe kapılır. Parti içi demokrasinin geldiği bu noktada, sandıktan çıkan sonuç, liderin “bir daha sandığa gitmeme” hakkını kazandığı anlamına gelir. Bu sendrom, liyakatli ve vizyoner liderliğin önündeki en büyük mizahi engeldir.













