Asgarî ücret 22.004 TL’den 28.075 TL’ye yükseldi. Kâğıt üzerinde bu ciddi bir artış. Yüzde olarak bakıldığında “yüksek” görünüyor. Ama vatandaşın asıl baktığı yer bordro değil, market fişi. Çünkü hayat, yüzdelerle değil; ekmekle, kirayla, faturayla ölçülüyor.
Bugün bir çalışanın ilk yaptığı şey basit bir hesap: 28.075 TL – kira – faturalar – mutfak – ulaşım = geriye ne kalıyor? Eğer bu hesabın sonunda insanın elinde ayın ortasında nefes alacak bir pay kalmıyorsa, yapılan artış rakam olarak büyük, etki olarak küçüktür. Çünkü enflasyon denen görünmez vergi, zamları sessizce kemirmeye devam ediyor. Bugün verilen 6 bin liralık artış, yarın markette ve kirada eriyorsa, çalışan yine aynı yerde sayıyor. Elbette bu artış, yok sayılacak bir adım değil. Çalışanın cebine daha fazla para girdi. Ama sorun şu: Bu para, hayat pahalılığına karşı gerçekten bir kalkan mı, yoksa geçici bir pansuman mı?
Asgarî ücret artık yalnızca “en düşük maaş” değil; ülkenin sosyal barometresi. İnsanlar bu rakama bakarak geleceğe güvenip güvenemeyeceklerine karar veriyor. Eğer ücret artıyor ama yaşam standardı artmıyorsa, orada sistemsel bir sorun vardır. Devletin görevi sadece maaşı artırmak değil; o maaşın değerini korumaktır. Kiralar, gıda ve temel ihtiyaçlar kontrol altına alınmadan yapılan her zam, birkaç ay sonra buharlaşır. Vatandaşın istediği şey, her ay yeni bir zam değil; istikrar. 22.004’ten 28.075’e çıkmak bir adımdır. Ama gerçek başarı, bu 28.075’in yıl sonunda da aynı alım gücüne sahip olmasıdır.
Çünkü çalışan şunu sormuyor: Kaç lira alıyorum? Bu parayla nasıl yaşıyorum? ”İşte asıl cevaplanması gereken soru budur.













