Modern iş hayatının kendine has bir dili vardır. Bu dil, İngilizce kelimelerin Türkçe’nin gramer kurallarıyla komik bir şekilde harmanlanmasından doğmuştur. “Feedback vermek”, “deadline’ı yakalamak” ya da “target’ı tutturmak” gibi cümleler, artık günlük konuşmanın birer parçası olmuştur.
Sanki Türkçe, bu modern iş hayatının yükünü tek başına taşıyamıyormuş gibi, her yere bir İngilizce kelime ekleme zorunluluğu hissederiz. Bir “meeting”e giderken, aslında sadece bir “toplantı”ya gidiyoruzdur. Bir “brainstorming” seansı, aslında sadece “fikir fırtınası”dır. Ama o kelimeleri kullanmazsak, sanki işimizi ciddiye almıyormuşuz gibi bir hisse kapılırız.
Bu durumun en komik yanı, bu dilin sadece ofis içinde kalmamasıdır. Evine döndüğünde, eşine “Bugün çok yoğun bir briefing’imiz vardı, biraz yorgunum” diyen bir beyaz yakalıya rastlayabilirsiniz. Ya da arkadaşlar arasında, “Projemizin deadline’ı bu hafta, biraz stresliyim” diyen birini duyabilirsiniz.
Bu durum, bir kısır döngü gibidir. Hepimiz, bu plaza dilini kullanmak zorundayız, çünkü herkes bu dili kullanır. Bu dil, bir nevi “bizimkilerden biri” olduğunu göstermenin bir yoludur. Ama bu durum, bazen bizi en temel duygularımızı bile ifade etmekten alıkoyabilir.
Oysa iş hayatı, sadece kelimelerden ibaret değildir. Bazen sadece “yorgunum” demek, “bugün çok yoğun bir briefing’imiz vardı” demekten daha samimi ve daha anlamlıdır.













