İnsan, varoluş sahnesine çıktığı andan itibaren özgürlüğün hayalini kurar.
Bu hayal, ilk bakışta basit bir biçimde tasavvur edilebilir: Zincirlerden kurtulmak, yasakları aşıp dilediğini yapmak, hiçbir zorlama ve baskı olmadan kendi iradesiyle hareket etmek… Ancak meselenin derinliğine inince anlaşılır ki, özgürlük sadece fiziksel engellerin kalkması değildir; asıl mesele, insan zihninin prangalarından kurtulması, bir başka deyişle ruhun olgunlaşması ve bilincin yetkinleşmesidir. Çünkü özgürlük, dışımızdaki zincirlerden önce, içimizdeki sınırları aşmakla mümkün hale gelir.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Zihnin kendi sınırları nelerdir? İnsan bilinci, tarih boyunca, kültürün, geleneklerin, ideolojilerin, önyargıların, eğitim sistemlerinin, hatta bazen sevdiği insanların dahi etkisi altında şekillenmiş, yoğrulmuş bir hamur gibidir. Bu hamurun içinde türlü yönlendirme, alışılagelmiş kabuller, kalıplaşmış düşünce biçimleri vardır. İnsan, farkında olmadan bu kalıpların ötesine geçmeyi unutur ya da başaramaz. Böylece bilinci, kendi kendine ördüğü ya da kendine ördürülen duvarların içinde sıkışır kalır.
Halbuki özgürlük, insanın en kıymetli hakkı olduğu kadar, onun varoluş misyonuyla da doğrudan ilgilidir. Zira özgürlük, insanın salt keyfine göre hareket etmesi değil; ona sunulan imkânlar içinden hakikati seçebilmesidir. Hakikati seçebilmek ise, sadece “dilediğini yapmak”tan ibaret değildir; doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan, adaleti zulümden ayırt edebilmeyi gerektirir. Bu ise ancak bilincin yetkinleşmesiyle, zihnin bulanıklıktan arınmasıyla, insanın kendi üstünde düşünerek kendini aşmasıyla mümkün olur.
Bu aşamada, özgürlük arayışı bir irfan yolculuğuna benzer. Bu yolculukta insan, bilincinin derinliklerinde saklı kalmış önyargıları keşfetmek, hakikate giden yolda kendisine pranga olan her türlü yanılsamayı görmek zorundadır. Bu kolay bir iş değildir. Çünkü farkına varmadan benimsediğimiz önkabuller, kendimizden menkul doğrular, çoğu kez zihnimizi dar bir alana sıkıştırır. Ancak hakikat geniştir; ona ulaşmak için zihnin de genişlemesi, olgunlaşması, çaba göstermesi gerekir.
Aslında bu çabanın adını bilgelik koymak yanlış olmayacaktır. Bilgelik, sıradan bir bilgi birikiminden ya da kuru bir entelektüel gösterişten farklıdır. Bilgelik, insana kendi önyargılarını yıkmayı, sarsılmayı, yerine göre yeniden inşa etmeyi, sürekli bir öğrenme halini benimsemeyi öğretir. Bilge kişi, dünyanın karmaşası içinde rotasını bulabilen, önyargılarıyla hesaplaşabilen, modaların ve klişelerin yaldızına kanmayan, hakikati elde etmek için acıyı, emeği, çileyi göze alabilen kimsedir.
İşte özgürlük de ancak böyle bir bilinç olgunlaşmasıyla gerçek manasını kazanır. Çünkü bilincin yetkinleşmediği, insanın kendi zihin kalıplarını aşamadığı bir durumda, özgürlük sadece şekli bir bağımsızlıktan ibarettir. Bu tip bir özgürlük, insanı hakikate ulaştırmadığı gibi, onu yalnızca kendi tutkularının, nefsinin, yanılsamalarının oyuncağı haline getirir. İçten içe göremediğimiz hakikat, bizi bilinçsizce güdülecek bir canlıya dönüştürür. Dış zincirler kırılmış olsa da, iç zincirler çok daha kuvvetli hale gelir.
Bilincin yetkinleşmesi denildiğinde akla hemen entelektüel faaliyetler, kitap okuma, bilimsel araştırma gibi uğraşlar gelebilir. Elbette bunlar da gerekli ama tek başına yeterli değildir. Bilincin yetkinleşmesi, aynı zamanda insanın kendisini sorgulamasını, kendi zayıflıklarını, korkularını, hatalarını görebilmesini, iradesini bu zaafları aşmak için kullanabilmesini de içerir. İnsanın kendine tahakküm etmesi, kendini aşmayı öğrenmesi, tam da bu noktada özgürlük yolculuğunun manevi boyutunu ifşa eder. Zira yalnızca dış şartlardan değil, içimizde kök salmış önyargılardan da kurtulmak, içimizdeki tiranın hükmüne son vermek gerekir.
Bu, bir nevi “ben”i aşma, kendi benliğimizi yeniden terbiye etme sürecidir. Özgürlük, kişinin bu içsel terbiye çabasının meyvesi olarak boy gösterir. İçimizdeki kör noktaları aydınlatan bir iç ışığın yanması için, bilincimizin uyanması ve gelişmesi şarttır. Bu ise süreklilik gerektiren bir süreçtir; çünkü insan zihni durağan değil, sürekli bir dönüşüm halindedir.
Buradan bakınca, gerçek özgürlük talebi, insanın kendisini olduğu gibi kabullenip mevcut sınırlarına razı olması değil, tam aksine, potansiyelini keşfedip kapalı ufkunu genişletmesidir. Bu genişleme, kendini ve dünyayı anlama kapasitesinin artmasıyla mümkündür. Yani insan, hakikate giden bu yolda kendi kendine yetmeyebilir; rehberlere, ustalara, düşünürlere, hakikat arayışında yol almış bilgelere kulak kabartabilir. Ne var ki en nihayetinde bilincin yetkinleşmesi bir öz çaba, öz sebat gerektirir. Başkasının sağlayacağı aydınlanma, ancak kendi gayretimizle anlam kazanır.
Özgürlüğün kapısını açacak olan da işte bu bireysel çabadır. İnsan, hem kendi zihinsel zincirlerini kırmak, hem de kolektif yanılsamalardan sıyrılmak için çaba harcamalıdır. Kitlelerin mantar gibi çoğalan önyargıları, kalabalıkların gözü kapalı peşine takıldığı sloganlar, popüler kültürün yüzeyselliği, reklamların aldatıcı parlaklığı, tüm bunlar zihnimizi çeperler içine hapseder. Bilincimizin yetkinleşmesi, bu çeperleri parça parça aşma sanatıdır. Bu sanatın icrasında, sabır, kararlılık ve feraset vazgeçilmezdir.
Neticede, insan özgürleşmeyi sadece dış koşullardan beklemeden, kendi zihninde başlatmalıdır. Zira her dış özgürlük, iç köleliğin gölgesinde anlamsızlaşır. Özgürlük, dış engellerin olmadığı bir mecra değil, iç ferasetin, gerçek özerkliğin tecelli ettiği bir düzlemdir. Bu düzleme varmak için insanoğlu, hakikat tutkusunu bilgece bir çabayla beslemeli, bilinç yetkinleşmesini ömür boyu süren bir görev bilmelidir.
Bu nedenle diyebiliriz ki: İnsan bilincinin yetkinleşmesine yardımcı olmak, onun en kıymetli hakkı olan özgürlüğü kazanması için atılması gereken en temel adımdır. Sadece zincirleri kırmak değil, o zincirleri anlamak, önyargıları aşarak hakikati görebilmek, işte özgürlük ancak o vakit hakiki bir mana bulur. Bu ise, ancak bilincin sabırlı, dirayetli ve sebatkâr bir çabayla olgunlaşmasıyla mümkün olur.
Ne var ki bu olgunlaşma yolunda insanı bekleyen en büyük zorluk, kendi hakikat arayışını başkalarının hazır reçetelerine, ideolojik manifestolarına ya da sığ sloganlara teslim etme eğilimidir. Bu eğilim, özgürlük kisvesi altında içimizi kemiren bir iç köleliğe dönüşebilir. Oysa özgürlük arayışı, bireyin sürekli kendini aşmasını ve içsel sınırlarını sorgulamasını gerektirir. Bu çabanın özü, samimiyet ve cesarettir. Çünkü hakikat, ancak ona cesurca yaklaşabilenleri ödüllendirir.













